Dünyanın Özeti 40 Harita

Farklı kategorilerden derlenmiş, tarihin özeti niteliğindeki 40 harita. (Bu yazı Washingpost.com – Max Fisher – 40 more maps that explain the world adlı yazıdan derlenip, Türkçe’ye çevrilmiştir.)

  1. Dünya Ekonomik Gelişmişlik Haritası
    ekonomik-dunya-haritasi

  2. İlk İnsanlar ve Göç Haritası
    ilk-insan-goc-haritasi

  3. 1206-1294 Arası Moğol Haritası
    mogol-haritasi

  4. Coğrafi Keşifler ve İspanya, Portekiz Hegemonyası
    cografi-kesif-haritasi

  5. 1750-1800 Yılları Arası İngiltere, Hollanda ve İspanyol Ticari Sömürge Yolları
    somurge-haritasi

  6. MS. 200 Yılı Dünya Haritası
    roma-dunya-haritasi

  7. Ekonomik Eşitlik Haritası
    ekonomik-esitlik-haritasi

  8. Kutuplar Tamamen Erimesi Halinde Oluşabilecek Harita
    kutup-haritasi

  9. Dünya Esir-Köle Haritası
    dunya-kole-haritasi

  10. Global Ekonomi – Nutella’nın Hammadde ve Fabrika Ağı
    global-nutella-ekonomi-haritasi

  11. Nüfus Büyüme-Daralma Yüzdeleri
    dunya-nufus-haritasi

  12. Duvar Haritası
    duvar-haritasi

  13. Hangi ülkeler yabancıları hoş karşılıyor

    misafirperverlik-haritasi

  14. Nobel ödülü kazanan bölgeler ve sayısı
    dunya-nobel-odulu-haritasi

  15. Emlak balonu oluşan 17 ülke
    emlak-balonu-harita

  16. Dünya Mutluluk Oranları
    dunya-mutluluk-haritasi

  17. 2012 Terör Haritası
    teror-haritasi

  18. Kolonilerden Önce Amerika’da Konuşulan Diller
    amerika-dil-haritasi

  19. Amerika Kıtası Bölge İsimlerinin Kökenleri
    amerika-bolge-isimleri

  20. Doğmak İçin En İyi ve En Kötü Ülkeler
    dogum-haritasi

  21. Meksika Uyuşturucu Kartellerinin Kontrol Bölgeleri
    meksika-cartel-haritasi

  22. Din Haritası
    dunya-din-haritasi

  23. Sömürge Devletlerinin İstilası Olmasaydı Oluşabilecek Muhtemel Afrika Ülkeleri
    afrika-kolonilesme

  24. Avrupa tweet haritası
    avrupa-tweet-haritasi

  25. Kavimlerin göçü ile tekrar şekillenen Avrupa
    kavimler-gocu-haritasi

  26. Viking’lerin Avrupa’ya dağılışı
    viking-haritasi

  27. Afrika misyoner haritası
    afrika-misyoner-haritasi

  28. Avrupa dillerindeki “ayı” kelimesinin karşılığı
    avrupa-dil-haritasi

  29. Avrupa’ya göç sırasında ölen mülteci yolları, ölüm nedenleri
    avrupa-goc-haritasi

  30. 1450’den bugüne İslam devletleri haritası
    islam-devletleri-haritasi

  31. Dünya aşk haritası
    dunya-ask-haritasi

  32. Amerika’nın sevilme-nefret edilme oranları
    amerikanin-sevilme-orani

  33. Ortalama kişi başı içilen sigara sayısı
    sigara-haritasi

  34. Hindistan’daki tuvaletli ev yüzdeleri
    hindistan-tuvalet-sayisi

  35. Dünya Uçuş Ağı
    dunya-ucus-agi

  36. Anne olmak için en iyi-kötü ülkeler
    anne-olmak-icin-en-kotu

  37. Dünya nüfusunun yarısından fazlası bu daire içinde yaşıyor
    en-yuksek-nufus-harita

  38. Monarşi ile yönetilen 26 ülke
    monarsi-haritasi

  39. 1 yıl içinde değişen iklim
    iklim-haritasi

  40. 1916 Avrupalı devletlerin Orta Doğu bölüşümü
    orta-dunya-haritasi

Atatürk Kayıp Kıta MU’da Ne Aradı?

Bize öğretilen tarih bilimi yanılıyor mu ? M.Ö 200.000 ile 70.000 yılları arasında Büyük Okyanus’ta Mu adında bir kıta var mıydı ? Bu kıtanın Avustralya’dan birkaç misli büyük olduğu, yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra battığı doğru mu ? Atatürk bu kıtayla neden ilgilendi ? Yoksa, Türklerin kökeni Büyük Okyanus’un derinliklerine kadar gidiyor mu ?

Türklerin kökenini ortaya çıkarmak, Atatürk’ün en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, bu konuya büyük bir hassasiyetle eğildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türkçülük akımları tarafından yapılan çalışamalar derlendi. Atatürk’ün isteğiyle birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları davet edildi. 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgiler ortaya çıkarıldı. Yine de Türklerin nereden geldikleri tam olarak açıklığa kavuşmuş sayılmazdı…

Maya Diliyle Türkçe Arasındaki Benzerlik

1932 yılında emekli general Tahsin Bey Atatürk’ü ziyaret etti. Maya dili ile Türkçe arasında benzerlikler bulunduğundan bahsetti. Mayalar Meksika’da yaşamışlar, Türkler ise Orta Asya’dan gelmişlerdi. Aradaki uzaklığa rağmen, Atatürk konuyla ilgilendi. Derhal, Tahsin Bey’i Meksika’ya elçi olarak atadı. Ona iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarma görevini verdi. Tahsin Bey Meksika’ya gitti. Orada kendisine Amerikalı Arkeolog William Niven‘in bulduğu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökünün bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştı. Türkçe ile Maya dili arasındaki benzerlikler bu tabletlerde aranmalıydı.

Amerikalı arkeoloğun ortaya çıkarmış olduğu tabletler Tahsin Bey’i şaşkına çevirdi. Eğer bunlar doğruysa, bilinen tarih ve bilim tamamıyla yanılıyor demekti. Çünkü tabletler M.Ö 200 bin ile 70 bin yılları arasında Büyük Okyanus’ta yer almış olan bir kıtayı haber veriyorlardı. Mu 3

Mu Kıtası Ortaya Çıkarılıyor

Bu kıtanın adı Mu’ydu. Avustralya’dan birkaç misli büyüktü. Yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra, bir deprem ve tufan sonucu battığı sanılıyordu. Acaba Türklerin kökeni de bu kıtadan göç edenlere mi dayanıyordu ? Tahsin bey konuyla ilgilendikçe, karşısına yeni bilgiler çıkıyordu. Bu kez kendisine İngiliz albayı James Churchward‘ın Hindistan’da bulduğu tabletlerden bahsettiler. Bunlar da kayıp Mu kıtasıyla ilgiliydi. Churchward 50 yıllık bir çalışma ile bu tabletleri çözmüştü. Bu konuda 5 kitap yayınlamıştı.

Tahsin Bey, öğrendiklerini ve ortaya çıkardıklarını Atatürk’e raporlar halinde sundu. Atatürk konuya büyük ilgi duymaya devam ediyordu. Churchward’ın Mu ile ilgili kitapları getirildi. Atatürk derhal emir verdi ve 60 kişilik bir tercüme heyeti Churchward’ın 4 kitabını Türkçe’ye çevirdi. Daktilo edilmiş metinler halinde Atatürk’e sunuldu.

Atatürk’ün Notları ve İşaretlediği Yerler

Tercüme edilen metinleri Atatürk’ün büyük bir dikkatle okuduğu biliniyor. Atatürk insanın yaradılışını anlatan bölümlerle ilgilenmişti. Mu’nun insanlığın anayurdu olduğunu, nüfusunun 64 milyona kadar çıktığını, ilk insanın orada yaratıldığını anlatan satırların altını çizmişti. Atatürk Mu’da geçen Tanrı kavramıyla da ilgilenmiş, yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağı, şekillendirilemeyeceği ve adlandırılamayacağı üzerinde de durmuştu. Tercümelerde Maya dilinin yeryüzünün anadilinden gelmiş olduğunu, tüm dillerin orada doğduklarını ve anadilin Mu dili olduğunu belirten bölümlerin altı Atatürk tarafından çizilmişti.

Atatürk’ü ilgilendiren bir diğer bölüm, ırkların kökeniyle ilgiliydi. Anadolu’daki ilk insanlar olan Karyanlar’ın  asıl vatanlarının, Büyük Okyanus’taki Easter Adası olduğunu anlatan bölüm yine Atatürk tarafından işaretlenmişti. Mu’nun batışını anlatan bölümde, Mu halkının “Ya Mu, bizi kurtar” diye bağırmalarını işaretlemiş ve altına “Demek ki Mu, bir ilahtır” notunu düşmüştü.

Türkçe İle Mu Dilini Karşılaştırıyor

Birçok MU kökenli özel isim ve sıfatları, Atatürk öztürkçe ile karşılaştırmış, notlar almış. Örneğin Tarlaların Tanrısı anlamına gelen Bal kelimesinin yanına bağlamak” (anlamı: toprağı kazmak, çukur açmak) notunu almış. Ruhların memleketi Kui cümlesinin yanına, “köğü: ailedir” diye not almış. Bu tür kelime notları hayli fazla. Bir yerde Mu’nun demokrasi ile yönetildiğini, güneş enerjisinin aydınlatmada kullanıldığını anlatan satırların altını çizmiş. İncelendiğinde görülüyor ki, Atatürk’ü önce Türklerin kökenini ve Mu dilinin Türkçe ile bağlantısı ilgilendirmiş. Sonra inançların ve Mu’nun yönetim şeklinin üzerinde durmuş. Üçüncü kitaptaysa çok geniş anlatılan Mu sembollerini, Atatürk Latin alfabesiyle karşılaştırmış.

Kitaplar Neden Basılmadı ?

Mu 4

Atatürk, James Churchward’ın iki kitabıyla özellikle ilgilenmişti : Kayıp Mu Kıtası ve Mu’nun Çocukları. Bu iki kitap, Anıtkabir kitaplığında 1301 ve 1302 numaraları ile kayıtlıdır. Kitaplardan çıkarılan, daktilo ile yazılmış çeviri metinleriyse yine Anıtkabir kitaplığında 4 dosya halinde bulunmaktadır. Atatürk’ün Mu ile ilgili düşüncelerini ve çıkardığı sonuçları ne yazık ki tam olarak bilmiyoruz. Çünkü 1935’ten sonra sinsice ilerleyen hastalığı ona fazla zaman tanımadı. Fakat ortada garip bir olay daha var. 1967’ye kadar Türk Dil Kurumu arşivinde, sonra Anıtkabir kitaplığında bulunan bu çeviriler hâlâ basılmamıştır. Atatürk’e kitapları sağlayan Tahsin Bey, Meksika’da araştırmalar yaparken, Maya-Aztek-İnka uygarlıklarının Türklerde kullanılan eşyalar benzer eşyalar kullandıklarını öğrenmişti. Ayrıca davullar ve kalkanlar bizimkilere çok benziyor ve üzerlerinde  ay ve yıldız sembolleri bulunuyordu. Tahsin Bey tüm çalışmalarını belge ve fotoğraflarla birleştirerek üç cilt defter halinde Atatürk’e yolladı. Bunların ilk ikisi 1970’lere kadar TDK kütüphanesinde 56-57 numaraları ile durmaktaydı. Üçüncü defter hala kayıptır. Bu değerli çalışmalar basılmamıştır. Gerek Churchward’ın kitapları, gerekse Tahsin Bey’in çalışmaları basılıp yayınlandığı zaman Atatürk’ün düşüncelerini belki daha iyi anlayabiliriz. Aksi takdirde bu eserler de, Atatürk’ün gizli kalmış düşünsel yöntemiyle beraber, Anıtkabir’in sessizliğinde uyumaya devam edecektir. Eğer gerçekten var olduysa, Mu kıtasının kalıntılarının Büyük Okyanus’un derinliklerinde beklediği gibi…

Mu 2

Piri Reis : Gökbilimci mi Falcı mı ?

Ünlü Türk amirali Piri Reis’in 16. yüzyılda yaptığı haritaların sırrı hala çözülemedi. Çünkü, coğrafya bilimi ile böyle haritalar ancak 20. yüzyılda, gökyüzünden çekilen fotoğraflarla çizildi.

Piri Reis‘in ünlü haritasının çiziliş tarihi 1513. O asırda uçak yok, fotoğraf çeken uydu yok. Dünyanın her tarafı dolaşılmış ve ölçülmüş değil. O zaman Piri Reis bu haritayı nasıl yaptı ? Bir takım kaynaklardan yararlandıysa, bu kaynaklar şimdi nerede ? Bütün dünyada bu soruların cevaplarını arayanlar hayli çok. Ama hala büyük çoğunluk, dünya haritasının ilk kez 20. yüzyılda çizildiğini kabul ediyor.

 

Piri Reis 4

Nasıl Bulundu ?

1929 yılında Topkapı Sarayı’nda genel bir düzenleme yapılıyordu. Müzeler müdürü Halil Ethem Eldem, çok ilginç haritalar buldu. Bunlar sanki bir dünya haritasının parçalarıydı. Haritaları yapan ünlü Türk amirali Piri Reis’ti. Fakat onun yaşadığı dönemde böyle haritaların çizilmesi imkansızdı. Müzeler müdürü durumu derhal Ankara’ya haber verdi. Atatürk haritaları inceledi. Daha sonraki yıllarda kayıp kıta Mu’nun sırrı ile nasıl ilgilenecekse, bu esrarengiz haritaların da üzerine öyle gitti. Daha sonra onun direktifi ve yönlendirmesi ile bu haritalar çoğaltılarak yayınlandı. Olayın yakın tanıklarından Prof. Afet İnan bu konuda şunları söylüyor :

“Ben haritaları ilk defa Çankaya’da Atatürk’le beraber gördüm. Ceylan derisine büyük bir dikkatle çizilmişlerdi. Üzerlerinde yazılar ve renkli resimler vardı. 1935 yılında, Tarih Kurumu, haritalardan birini tanıtıcı bir broşürle bastı. Genova Üniversitesi’ndeyken ilk Amerika haritalarını incelemiştim. Genova Coğrafya Kurumu’na Piri Reis’in haritasının bir kopyasını verdim. Olay çok ilgi çekti. 1937 yılında çeşitli ülkelerin gazetelerinde yayınlandı. Fakat, o gün bugündür, bu haritanın esrarı çözülememiştir…” 

Piri Reis 3İlk Haritası

Piri Reis’in haritaları aslında birden fazla. Biz, daha çok onun 1513 yılında yaptığı ilk harita üzerinde duruyoruz. Bu haritada Orta Amerika’yı, Güney Amerika’yı, Afrika kıyılarını ve Avrupa kıyılarının bazı yerlerini görüyoruz. Ortada Atlas Okyanusu var. Haritanın kuzeyinde ve güneyinde 32’şer uçlu birer rüzgargülü var. 95’e 65 cm büyüklüğünde. Ayrıca haritanın üzerinde renkli resimler görülüyor. Örneğin, Afrika’ya fil ve ayrıca deve kuşu resimleri çizilmiş. Güney Amerika’da ise lama ve puma resimleri var. Acaba Piri Reis, oralarda bu hayvan türlerinin yaşadığını nereden biliyordu ?

İkinci Harita

İkinci haritadaysa, Atlas Okyanusu’nun kuzeyi, Kuzey ve Orta Amerika’nın kıyıları görülüyor. Ayrıca dört adet rüzgargülü var. Mil ölçüleri verilmiş, bu ölçüler 50 ile 10 mil arasında değişiyor. Kuzeyde Grönland görülüyor. Bundan başka Terre Neuve kıyıları ve aynen bugünkü gibi görülen Florida yarımadası var. Honduras, Yukatan yarımadaları, Bahama ve Antil takımadaları, Küba, Haiti adaları, yerinde ve doğru olarak çizilmişler. Ölçüler doğru, yerler doğru şekiller doğru, 11 derecelik bir pusula kaymasından başka her şey doğru. Doğruların bu kadar çok olması, insanın şüphesini biraz daha arttırıyor.

Amerikalı Uzmanlar Araştırıyor

Piri Reis haritalarına ilk ilgiyi Mallery ve Walters adlarında Amerikalı iki harita uzmanı gösterdiler. 3 yıllık bir çalışmadan sonra, bir rapor yazdılar. Bu rapordan yola çıkan Danny Linehan adlı Amerikan Deniz Kuvvetleri Haritacılık Uzmanı, özellikle Kanada’da çizilmiş bir göl ve dağ detaylarının tamamen gerçek olduğunu belirtti. Aynı konuda 1956’da Georgetown Üniversitesi bir oturum düzenledi. Ünlü Jeofizikçi ve öğretim üyesi Prof. C. H. Hapgood ve matematikçi R. W. Strachan da haritayla ilgilendiler. Hapgood, haritaların çok eski ve yaşı saptanamayan haritalardan kopya edildiğini ileri sürdü.

Piri Reis’in haritaları, uydulardan çekilmiş fotoğraflarla karşılaştırıldı. Birçok noktada aynen uyum vardı. Yine, Hapgood’a göre eski haritalar, çok daha eski haritalardan alınmıştı, onlar da daha eskilerinden. Peki, ilki ve tam olanları ne zaman yapılmıştır ? Bazıları, en eski haritaların 200-300 bin yıl önce yaşamış dev bir uygarlık tarafından yapıldığını ileri sürüyor. Bazıları ise, haritaları uzaylıların yaptığına inanıyor. Konuya mistik yönden yaklaşarak, Piri Reis’in ruhsal bedeninin uzaya yükselip, dünyayı gördüğünü ve çizdiğini iddia edenler var…

Atlantis’ten Kalanlar

Avusturyalı bir araştırmacı olan Robyn Collins, Piri Reis’in haritasında şimdi olmayan bir adanın çizilmiş olduğunu belirtiyor. Ona göre Brezilya ve Afrika arasında yer alan bu ada, kayıp kıta Atlantis‘ten kalan Daitya adasıdır. Ama, haritada Atlantis’in kendisi yok. demek ki, Piri Reis’in ana kaynağında da yoktu. Yani batmıştı. Böylece Atlantis’in azar azar, bölüm bölüm battığı iddiası doğrulanıyor. Zaten Yunan filozofu Eflatun‘un da “Cristias” adlı eserinde Atlantis’ten Poseidonus adlı kara parçasının kaldığını anlatır. Bugünkü Antil takımadalarıysa, birçok kimse tarafından Atlantis’ten kalan adalar olarak kabul edilir. Gerek Aristo, gerekse Heredot, Antiller’den söz etmektedirler.

Çok sayıda tarihçiye göre Kristof Kolombeline geçen antik kitaplardan, batıda yer alan çok zengin bir kıtanın varlığını öğrendi. Yani bilmediği Amerika’yı değil, efsanevi Atlantis’i aradı. Kolomb, adamlarına “sürekli batıya” diyordu, çünkü, tüm antik kaynaklar Atlantis’i batıda gösteriyordu.

 

Piri Reis 2

Piri Reis Ya Bir Gökbilimci Ya da Bir Falcı

Ünlü Fransız yazar Jacques Bergier, “Dünya’nın Sırları” adlı kitabında, Piri Reis haritalarının apayrı bir yönünü işaret ediyor. Haritada Antarktika’nın olduğu yerde, şimdi Queen Maud Land denen bölgeye Piri Reis, bir yılan resmi çizmiş. Yılanın orada ne işi var ? Kutupta yılan yaşar mı ? Hayır. Bergier’e göre yılanın anlamı başkadır. Çünkü, dünyada sadece bu bölgeden, 70. ve 72. enlemlerden Yılan takımyıldızları görülebilir. Aynı tür bir resim, tam Brezilya’nın ortasında da var. Bir boğaya benziyor. Oradan da Argo takımyıldızı görülür. Akla hemen Nazca düzlüğündeki hayvan resimleri geliyor. Onlar da Güney Amerika’da. Peki diğer hayvan resimleri de mi bu anlamda acaba ? Güney Amerika bölümünde ayrıca geyik, maymun ve insan benzeri bir yaratık var. Bir de kuzey kutbu yakınında, üstünde insanımsı birilerinin oturduğu dev bir balık resmi var ki bu daha da garip…

Mitolojiye Göre

Karşımıza bir de mitoloji çıkıyor. Çünkü mitolojide Nereid isimli deniz perileri, yunusların üzerinde otururlar ve deniz dalgalarını sembolize ederler. Çağrışımlar bununla da bitmiyor. Eflatun, Atlantis’i anlatan kitabında, Atlantis krallarının sarayının içindeki dev tapınakta, üzerinde Nereidlerin bulunduğu 100 yunustan söz eder. Gökbilim dedik, falcılık dedik, mitolojiye, Eflatun’a geçtik ama, acaba Piri Reis ne diyor ? Kitabı Bahriye’nin Bahri (Okyanus)  ve Kozmoğrafya  bölümünden birkaç satır :

Bu kadar ilimler vardır bilinir. Güç de olsalar, çeşit çeşit sözler söylenir. Kimi hikmetten açar, kimi yıldızlar ilminden…”

Halin Anlatımı bölümünden :

Bir sır vardır o ilimde bilmek kar. Çünkü güneş tam on iki burç eder. Girer su burcuna yağmur olur. Eğer ay toprak burcuna girerse, o gün. İyi geçer, istersen yap düğün. Ay girerse bir ateş burcuna. Hava bulutsuz güzeldir, sakın korkma…”

Gerçeği Arıyorlar

Piri Reis’in sözleri belki biraz kapalı. Fakat haritalar çok açık. Bütün dünyada çok sayıda harita uzmanı Piri Reis’in haritalarının gerçeğini arayıp duruyor…

Sualtının Bilinmeyen Yaratıkları

Birçok efsane, deniz ve göllerde bilinmedik türden birtakım yaratıkların yaşadığından söz eder. Gözlemlere ve bazı araştırma sonuçlarına bakılırsa bunların efsane değil, gerçek olduğu ortaya çıkıyor.

Dünya üzerinde hâlâ keşfedilmemiş bölgeler var. Balta girmemiş ormanlar, ıssız adalar, derin deniz çukurları keşfedilmeyi bekliyor. Sualtının bilinmeyen yaratıkları da bunlardan biri.  Özellikle okyanus, deniz ve göllerin içinde olan bitenin ne zaman ortaya çıkarılacağı belli değil. Şimdilik eldeki en önemli bilgi kaynakları efsane ve masallar, kuşaktan kuşağa anlatılan hikayeler olarak kabul ediliyor.

Efsanelere Güvenmeli

Bilinmeyen bir yaratığın izi üzerinde olan bir bilim adamı, yöresel söylentilere ve çevre halkının düşünce ve inançlarına karşı duyarlı olmalıdır. Gerçi böyle bir yaratığın yaşamış olduğunu, var olduğunu ileri sürmek için, bilimsel verilerle desteklenen, gerçekliği kanıtlanabilen gözlemlerin gerektiği doğrudur. Ama bir kısım araştırmacı, bilimsel olmadığı gerekçesiyle yöresel masalları, destanları ve diğer folklor ürünlerini hesaba katmıyor. Oysa uzun ve yorucu araştırmalardan sonra dahi, masal, destan gibi folklor ürünlerinin gerçek olmadığı değil, yalnızca tam olmadığı ileri sürülebilir.

Unutmamak gerekir ki, efsanelerden ve destanlardan yola çıkan birçok araştırmacı, canavar olarak tanımlanan yaratıkların gerçekten yaşamış ya da yaşayan gerçek hayvanlar olduklarını saptamıştır.

Merakın Faydası

Kimi şaşırtıcı buluşlar, insanoğlunun ulaşılması güç olan yerlere duyduğu merakla gerçekleşti. Araştırma ve keşif gezileri, ulaşılması güç olan yerlere duyulan merakın pek de yararsız olmadığını gösterdi. Örneğin, bir süre önce, Kongo’nun içine girilemez ormanlarında araştırmalar yapıldı. Dünyanın en büyük maymunu olan “dağ gorili“nin yanı sıra “okapi diye adlandırılan ve bir zürafanın başıyla bir zebranın kalça yapısına sahip olan bir cins antilop bulundu. 20. yüzyılda keşfedilen bir başka garip yaratık da, Endonezya’nın uzak adalarında yaşayan Komodo Ejderi” olarak adlandırılan hayvandır.

Sırrını Ele Vermeyen Gölsualtının bilinmeyen yaratıkları

İskoçya’yı ortasından ikiye bölen Büyük Vadi (Great Glen) yarığında yer olan Ness Gölü (Loch Ness), taşıdığı gizleri bir türlü ele vermiyor. Hâlâ bilinmeyen bölgeler var. Kimi yerlerde derinliği 300 metreye yaklaşıyor. Çevre uzunluğu 35 kilometreden fazla. Göldeki turba tortuları, görme yeteneğini azaltmış durumda. Suyun içindeki görüş uzaklığının da ancak birkaç metre olduğu biliniyor. Bu nedenle, bu alanın incelenmesinde insan iradesi ve cesareti yeterli olmamaktadır. Bu çok geniş tatlı su gölünün gizlerini ortaya çıkarmak için teknolojik aygıtlar gerekmektedir.

 

Telgraf Kabloları Sayesinde

Denizlerin karanlık diplerine karşı ilk bilimsel nitelikteki ilgi, 1850lerde uyandı. Bu yıllarda telgraf kablolarının yerleştirilmesi, bu ilginin nedeni oldu. Ancak 1830 metre derinlikten deniz hayvanlarının kabuklarıyla kaplanmış, zedelenmiş bir kablo çıkarılıncaya kadar 550 metrenin altında canlı yaşamadığı düşünülüyordu…

Deniz Dibi Keşfediliyor

19. yüzyılda denizcilikte önde gelen ülkelerden biri olan İngiltere, Challenger araştırma seferlerini başlattı. Böylelikle, okyanus bilimi çalışmalarının öncüsü oldu. Challenger keşif heyeti, 1871 ve 1876 yılları arasında dünyanın her tarafında deniz dibini taradı ve sondaj yaptı. Tatlı su dünyasını keşfetmek konusunda duyulan isteksizlik, Challenger keşif heyetinin lideri olan John Murray‘ın kişisel bir riski göze almasıyla bir ölçüde sona erdi. Murray ve ekibi, İskoç göllerinde ilk derinlik ölçme taramasını gerçekleştirdiler. Bu tarama, karalar arasına sıkışmış olan suların derinliklerini ortaya koyan bir sondaj çalışması oldu.

İskoçya Gölleri

İskoçya göllerinin en büyükleri, yalnızca kapladıkları alanla değil, derinlikleriyle de önem kazandılar. Örneğin Morar Gölü 305 metreden daha derindir. Bu derinlik çevre denizlerdeki derinliğe yakındır. İskoçya gölleri, İskandinavya ve İrlanda’daki fiyorda benzeyen göllerle aynı zamanda oluşmuştur. Oluşum döneminden sonra gelen buzul çağında, vadiler ve kara çukurları, buzullar tarafından iyice oyuldu ve derinleşti. Bu derinleşme günümüzden 10.000 yıl öncesine dek sürdü. Derinleşen bu vadiler arasında, Ness Gölü’nün bulunduğu Büyük Vadi de bulunmaktadır. Buzul çağının hemen sonrasında eriyen buzul suları denizlerin yükselmesine neden olmuştu. Bu zaman aralığında, kimi göller, suları yükselen denizlerle birleşti. Ancak buzulların ağırlığından kurtulan karalar yükselince, göllerle denizler arasındaki bu bağlantı da ortadan kalktı. Böyle bir evrim geçiren Ness Gölü, bugün deniz seviyesinden 16 metre yüksektedir. Oluşum döneminde göllerle denizler arasındaki bağlantıdan dolayı Ness Gölü’nde görüldüğü söylenen yaratıkla, kimi masallardaki deniz canavarı arasında benzerliklerin olması ilginçtir.

Bitki Değil, Hayvan

Vikingler uzun gemilerinin pruvasına deniz ejderinin baş figürünü yerleştirirlerdi. O zamanlardan beri, İskandinav ve Kelt folklorunda uzun boyunlu, sırtında bir dizi çıkıntısı olan bir yaratıktan söz edilir. Bergen Piskopozu Erik Pontoppidan‘ın 1752’de yayınlanan “Norveç’in Doğal Tarihi” adlı kitabında, arada bir Norveç açıklarında görülen 2 deniz canavarının olduğu yazılıdır. Bu canavarlardan ilki , balıkçı masallarına ve efsanelere konu olan yuvarlak, yassı ve birçok kolu olan Büyük Krakendi.sualtı5

1870lerde Newfoundland kıyılarına vuran kalıntıların dev mürekkepbalığı  ölülerine ait olduğu saptanınca, Kraken efsanesinin kökeni de anlaşıldı. Oysa 1852’de, bir Fransız bilim adamı, aynı tür kalıntıları bitki olarak tanımlamış, masallarda sözü edilen hayvanın doğa yasalarına aykırı olduğunu, bu tür canlıların var olmadığını söylemişti. Bu olay, Challenger seferlerinin başladığı döneme rastladı ve insanoğlunun okyanuslardaki gizleri açıklayabileceğinin, okyanusları keşfedebileceğinin işareti oldu.

Bir Denizyılanı

Piskopos Pontoppidan’ın “mitsel” yaratıklarından ikincisi “Soe-Orm” adındaki denizyılanıydı. Pontoppidan’ın topladığı veriler arasında en önemlisi, Bergen Krallık Donanması Kumandanı General Lorenz von Ferry’nin bir raporudur. Rapor, yılana benzeyen, suda dikey hareket eden bir yaratıktan söz ediyordu.

Sıcak ve sakin bir gündü. Rüzgar olmadığı için Ferry’nin kadırgası kürek çekilerek ilerliyordu. Ferry, dümencinin ve kürekçilerin işbaşında olmadığını fark ettiğinde, kamarasında kitap okuyordu. Güverteye çıkarken tayfaların bir denizyılanını uzaklaştırmaya çalıştıklarını öğrendi. Denizyılanını masal yaratıkları olarak kabul eden, söylentilere inanmayan Ferry, yaratığa yaklaşılmasını emretti.”

Atın Yelelerine Benziyorsulaltı

Ferry, kısa bir süre sonra denizyılanını gördü. Yaratığın gri başı, su yüzeyinden yaklaşk 1.5 metre yüksekte duruyordu. Büyük bir ağzı ve gözleri vardı. Boynunda bir atın yelelerini andıran 7-8 çıkıntı vardı. Aralarında yaklaşık 50 cmlik uzaklık bulunan bu çıkıntılar tek sıra halinde dizilmişlerdi. Ferry, tüfekle ateş edince yaratık suya daldı ve kayboldu. Daha sonra Bergen’de yapılan soruşturmada, iki tayfa, gördüklerinin gerçek olduğuna dair yeminli ifade verdiler.

Birçok Gölde Var

İskandinavya’da göllerde yaşayan garip yaratıklara ilişkin birçok hikaye anlatılır. Lake Suldal ve Lake Storsjö göllerinde 19. yüzyıldan kalma garip yaratıkları yakalamak için kullanılan araçlar bugün de görülebilir. Kuzey Amerika’daki Okanagan Gölü’ne ve İzlanda’daki Lagerflot’a ilişkin aynı tür hikayeler vardır. Söylentilere göre, İrlanda’da Connemara Gölü’nde “Pooka”lar, göller bölgesindeki göllerde de su perileri ya da su atları yaşamaktadır.

Belge Ve Raporlar

Su perileri ve su atları Kuzey İskoçya folklorunda da yer alırlar. Ness Gölü’ndeki su canavarından söz eden ilk yazılı metinler de MS 565 yılındaki bir olayı anlatır. Bu metin St. Adaman‘ın “St. Columba’nın Yaşamı” adlı eserinin bir bölümüdür. Burada dindar bir adamın bir su canavarından, dua ederek kurtuluşu anlatılır. Bütün bu merak uyandırıcı verilere rağmen, yakın zamanlara dek Ness Gölü’yle ilgili raporlara özel bir önem verilmemiştir. Bu tür belge ve raporlar, genellikle suskunlukla karşılanmaktadır. Anlatılanların gerçek olduğu düşünülür, inanılır ama çok fazla sözü edilmez. 20. yüzyılın başında James Mac Donal“Mhorag’ı duymayan kaldı mı ?” derken, bu bilgili suskunluğu dikkatleri çeker. Mhorag, halkın inançlarına göre, Morar Gölü’nde yaşamaktadır. Sadece, yöredeki klana bağlı insanlardan biri öleceği zaman görünür. Vücudunun su yüzeyinde kalan üç bölümü ölümü, kefeni ve mezarı simgeler.

Lord Malmesbury’nin Anıları

Gerçekliğine inanılan bu hikayeler, yöresel sınırlar içerisinde kalır. Yabancılara anlatılmaz. Bu nedenle 19. yüzyılda yaşamış olan ve yalnızca av mevsiminde köylülerle ilişki kuran Lord Malmesbury‘nin anılarındaki bir bölüm oldukça şaşırtıcıdır.

“3 Ekim 1857. Bu sabah avcım ve yardımcısı, göl atı dedikleri ve Loch Arkaig’te yaşadığını söyledikleri esrarengiz bir yaratıktan söz ettiler. Bu yaratıkla arada bir gazetelerde okuduğunuz ve kuzey İskoçya göllerinde yaşadığı söylenen hayvanlar arasında büyük benzerlikler vardı. İskoçya göllerinde bu tür bir hayvanın yaşadığına dair Ellesmere Lordu da ilginç bir makale yazmıştı. 

Avcım John Stewart, yaratığı Achnacarry’de iki kez gördüğünü söyledi. Her ikisi de güneşli yaz günleriymiş, suda tek bir kıpırtı bile yokmuş. Yaratık su yüzeyinde uzanıyormuş. Avcım, yaratığın yalnızca kaba etlerini ve başını görmüş. Bu da daha önce yazıldığı gibi, yaratığın sırtının çukur olduğunu gösteriyor. Böyle bir vücut şekli hiçbir balıkta bulunmaz. Başı da at başına benziyormuş. 

Lord Malmesbury, bu yaratığın, Kuzey İskoçya’da yaşayan yerli halk tarafından şeytani bir varlık olarak görüldüğünü de yazmıştır. Çok daha yakın zaman önce, İskoçya’nın batı kıyılarında inzivaya çekilen yazar Gavin Makswell, denizde ve deniz göllerinde dostları tarafından görülmüş benzer yaratıklara ilişkin birkaç hikaye yazdı. Bu hikayeler tüm yaşamları boyunca batı kıyılarının yabanıl doğasını öğrenmiş, deneyimli denizciler tarafından anlatılmıştı.

Su Üstünde Bir Dakika

Ness Gölü, bu konudaki dikkatlerin en çok yoğunlaştığı bölgelerden biridir. Bölge halkından olup, hayatta olan birçok insan, çocukluklarında su perilerinden dolayı gölde yıkanmak konusunda uyarıldığını anlatıyor. Ness Gölü’ne duyulan ilgi 1933’ten sonra arttı. O yıl, kuzey kıyıları boyunca göl çevresi temizlendi. Bölgeye gelen ziyaretçi sayısı, bu temizlikten sonraki dönemde çoğaldı. Halka açık ilk gözlem de 14 Nisan 1933’te Bay ve Bayan Mackay tarafından yapıldı. Inverness Courier tarafından raporlaştırılan bu gözlemde yaratık, yaklaşık 1 dakika boyunca su üstünde kalmıştı. Gövdesi bir balinayı andırıyordu. Bu gözlemler devam etti ve Ness Gölü ünlü bir yer oldu…

Teknik Gelişiyor

21. yüzyıl, bilim adamlarının tatlı su biyolojisiyle ilgilenmeye başladığı yüzyıldır. İlk çalışmalar Windermere Gölü’nde hayvanların ve bitkilerin mikroskobik incelemelerinin yapıldığı istasyonda başladı. Sonar aygıtının  gelişmesi ve oksijen tüplerinin geliştirilmesi, Ness Gölü’nün sistemli bir şekilde araştırılmasını sağladı. Ayrıca gelişmiş kamera aygıtlarıyla yaratığın fotoğrafı çekilebilecekti. Çalışmalar hâlâ sürdürülmektedir. Belki de Ness Gölü yaratığı, bu esrarengiz gölün tortulu ve karanlık sularında keşfedileceği günü beklemektedir…

Kendiliğinden Yanan İnsanlar – 3

İnsanların kendiliğinden yanması ile ilgili olayları daha önce. (Bknz. 1. Bölüm ve 2. Bölüm) Aşağıdaki yazıda ölümün bu esrarengiz biçiminin nedenleri üzerinde duruyoruz.

Kendiliğinden yanan insanlar, tıbbın açıklamakta güçlük çektiği olaylar arasında yer alıyor. Ya bugünkü bilgimiz yetersiz kalıyor yada kendiliğinden yanma eski çağlardan kalma bir safsata olarak değerlendiriliyor ve üstünde durulmuyor.

Hala Kabul Etmiyorlar

Bu arada durumu yakından inceleyen doktorlar ve çeşitli bilim adamları, kendiliğinden yanma sonucu meydana gelen ölüm olaylarının açıklanmasının, gerçekten çok güç olduğu görüşünde birleşiyorlar. Kendiliğinden yanma diye bir şeyi resmen kabul etmedikleri için, her seferinde olayı açıklayacak değişik nedenler aramak zorunda kalıyorlar…

Kutsal Ateşshc_parkinsons

Yüzyıl önce insanların kendiliğinden yanabileceklerine inanılmıyordu. Din adamlarının etkisiyle, olay kurbanların “doğaötesi yanabilirlik” özelliğine sahip oldukları, tanrısal bir güç tarafından yakıldıkları düşünülüyordu. Bu konuda anlatılan hikayelerde, içki içmenin tanrı tarafından nasıl cezalandırıldığı vurgulanmak istenirdi. Alkolün mavi alevleri tasvir edilerek, önce zararsız bir yanmanın görüldüğü, arkasından insanı kül eden güçlü, kutsal ateşin geldiği söylenirdi. Fransız din adamı Boineau 1749’da bir miktar içki içen 80 yaşlarındaki bir kadının nasıl kemiklerine kadar yanıp kömür haline geldiğini alkole bağlamaktadır.

Dans Pistinde Yanan Kız

İngiltere’de Chelmsford kentinde 27 Ağustos 1938 günü meydana gelen olayda alkolün hiç rolü yoktu. Çünkü olayın kahramanı genç kız ağzına hiç içki koymazdı. Phyllis Newcombe adlı genç kız, nişanlısıyla birlikte dans salonunun pistinden ayrılıyordu. Üzerindeki kat kat elbise, birden, yüzlerce kişinin gözleri önünde bir alev yığını haline geldi. Alevler güçlükle söndürülse de artık çok geç kalınmıştı. Genç kız, hastaneye kaldırıldıktan bir kaç saat sonra öldü. Yapılan soruşturma sonucu, elbisenin, atılan bir sigara izmaritiyle tutuştuğu açıklandı. Evet, kumaş tutuşturulunca yanıyordu ama bir sigara izmariti atarak tutuşturmak için gösterilen çabalar başarılı olmadı. Savcı, “Kazayla ölüm raporu” verecek bu karışık bilmeceyi çözümledi. (!)

Aslında bu tipik bir kendiliğinden yanma olayıydı ve ortada hala çözülmeyi bekleyen bir bilmece vardı. Yeterince yakıt ve oksijen sağlanmaksızın, bu kadar kısa süre içerisinde, bu kadar yüksek bir sıcaklık nasıl meydana gelmişti. Ayrıca bütün bu koşullar sağlansa bile insanın bedeni dışarıdan içeri doğru yanar. Oysan bu tür olaylarda yanma, bedenin içinde meydana gelmektedir. ve çoğu kez kurbanın elbiseleriyle çevresindeki cisimler hiçbir zarar görmemektedir…

Radyasyon Silahları

20. yüzyılın ikinci yarısında bilim çok hızlı bir gelişme gösterdi. Bugün, insan vücudunu sessizce ve gözle fark edilmeyecek biçimde ortadan kaldırabilecek pek çok ölüm şekli olduğu biliniyor. Özellikle radyasyon silahları üzerinde yürütülen askeri araştırmalar sonucu korkunç aletler meydan getiren nükleer radyasyon, nötron bombaları, x-ışını lazerleri, çok kısa yakıcı dalgalar yayan projektörler bunlar arasında sayılabilir. Bu silahlar, insanı elbiselerine zarar vermeksizin pişirebilecek özelliktedir. Acaba bu gelişmeleri göz önünde tutarak, geleneksel açıklamaların dışında bir fikir geliştirilebilir mi ? Bu konuda pek çok teori ortaya atılmışsa da , bazıları kendiliğinden yanma olaylarını açıklamaktan oldukça uzaktır. Cinayet ya da intihar teorileri bunların başında gelir. Yukarıda anlattığımız “Phyllis Olayı” buna benzer bir düşünceyle açıklanmaya çalışıldı, ama başarısız kalındı…

Yakıcı Sıvı Teorisi

Diğer yetersiz bir tez de “yakıcı sıvı” teorisidir. Bu düşünce bütün yetersizliğine rağmen, Madge Knight‘ın ölüm nedeni olarak öne sürüldü. Olay İngiltere’de geçti. 19 Kasım 1943 günü, sabaha doğru 03.30 sularında, Madge odasında uyuyordu. Birden, sanki her tarafı yanıyormuş gibi bir acıyla çığlık çığlığa uyandı. Sesini duyan kocası ve ev halkı telaşla yanına geldi. Genellikle çıplak yatan Madge acı içinde kıvranıyordu. Sırt derisinin büyük bir bölümü yanarak soyulmuştu. Hemen bir doktor çağırdılar. Kadının oldukça ciddi bir biçimde yanmış olduğunu gören doktor bir morfin yaptı ve uzman bir doktor çağırmanın daha iyi olacağını söyledi. Daha sonra bu uzmanın savcıya anlattığına göre yanığın nedeni kimyasal bir sıvı, muhtemelen asit olabilirdi. Çünkü ne yatakta ne de odada en küçük bir ateş izi veya yanık kokusu vardı. Madge 6 Aralık’ta Chichester Hastenesi’nde öldü.

 

yanan

Kendiliğinden yanma sonucu meydana gelen ölüm olaylarının fotoğrafla delillendirilmesi çok az rastlanan bir durumdur. Buradaki yanmış kalıntılar 85 yaşında, zayıf, fakat sağlıklı bir kadına aittir. Kadın, 1963 Kasım’ında alevler tarafından yok edildi. Dr. D.J. Gee olayı inceledi. Vücut büyük ölçüde zarar gördüğü için geriye pek bir şey kalmamıştı. Bu yüzden, kurbanın olağanüstü yanabilirlik özelliğine sahip olduğu, bir köz ya da kıvılcım tarafından tutuşturulduğu öne sürüldü. Bu düşünce, Dr. Gee’nin deneylerine ve doğaötesi yanabilirlik teorisine de uygundu.

 

En Etkin Teori

Belki de esrar perdesinin aralanmasına yönelik en uygun ipucu yine İngiltere’de ortaya atıldı. Fortean kentinde basılan Pursuit gazetesinde, Livingstone Gearhart‘ın yazdığı makalede olay ilk kez geniş boyutlar içerisinde ele alındı. Araştırmacı, kendiliğinden yanma olaylarının büyük bir bölümünün yeryüzü manyetiğindeki değişmelerin en faza olduğu anlara rastladığını keşfetmişti. Bilindiği gibi atmosferin dışında elektrik yüklü küçük parçacıklardan oluşan bir iyon tabakası bulunur. İyon tabakasının dışında da yine bir elektrik alanı olan magnetosfer vardır. Magnetosfer, sürekli olarak güneş ışınlarının bombardımanı altındadır. Güneş patlamaları veya güneş lekeleri nedeniyle sık sık şiddeti değişen ışın bombardımanı, magnetosferin büzülüp genişlemesine yol açar. Bunu izleyen bir dizi değişim, yeryüzündeki manyetik alan gücünün artıp azalmasına neden olur. Sonuçta dünyanın belli yerlerinde yüklü yoğun elektrik alanları oluşabilir. Kendiliğinden yanma, uzayda meydana gelen bu çok özel koşullarla insan bedenindeki bazı değişmeleri kapsayan bir dizi karmaşık olay sonucu ortaya çıkabilir. Aslnda bütün bunlar bizi ateş topu teorisine götürüyor.

Yanan Ateş Topu

Yanan top, Reeser adlı bir kadının muhtemel ölüm nedeni olarak düşünüldü. İngiliz Fate dergisinde (Nisan 1961) yazar Winogene Savage, bir arkadaşının karısı olan Reeser’ın ölüm nedenini şöyle anlatıyor : “Adam bir sabah karısının çığlıklarıyla uyandı. Koşarak odasına gittiğinde zavallı kadını alevler içinde yerde yatarken gördü. Simsiyah olmuş bedeninin üzerinde, havada garip bir ateş topu duruyordu. Komşuların da yardımıyla birkaç kova su dökerek ateş söndürüldü ama kadın kurtarılamadı. Karsına yardım etmeye çalışırken yaralanan adam, meydana gelen yanıklardan dolayı uzun süre acı çekti. Olayın şahitleri, kadının elbiseleri tutuştuğu halde, üzerinde yattığı örtüye hiçbir şey olmadığını belirttiler. Tabii her zamanki gibi odada yine en küçük bir yanık izi yoktu.

Gözle Görülmeyen Ateş

Ateş toplarıyla ilgili çalışamalar devam etti. İki araştırmacı Maxwell Cade ve Delphine Davis 1969’da yayınlanan Yıldırımların Yönlendirilmesi adlı kitaplarında bu konuda yaptıkları araştırmaları yayınladılar. Ateş toplarının meydana gelişiyle kaydedilmiş kendiliğinden yanma olayları arasındaki benzerliği vurguluyorlardı. Düşüncelerinden yararlandıkları fizikçiler, çok özel koşullarda atmosferin herhangi bir yerinde yüksek enerjili ateş topları meydana gelebileceğini belirtiyorlardı. Çevrelerine çok kısa dalgalı titreşimler yayan bu toplar, belii cisimleri yakalayabilirlerdi.

Aslında karmaşık gibi görünen bu sistem bugün, ses dalgalarıyla çalışan ve evlerde kullanılan bazı fırınlarda var. Dalgaların frekansı fırında pişirilmek istenen yemeğe göre ayarlandığı için kullanılan kişi hiçbir zaman zarar görmez. Ses dalgaları sürekli olarak yiyeceğin moleküllerini titreştirerek sıcaklık yaratır. Gözle görülür bir ateş olmaksızın yemek pişer.

Vücudun İçinde Patlıyor

Cade ve Davis sonuç olarak şunu belirttiler : “Eğer bu teori doğruysa, kurbanların yalnızca elbisleri içerisnde değil, derileri bile zarar görmeksizin yanarak ölmeleri mümkündür. Herhangi bir insan ateş topunun yaklaşması ya da vücudunun içerisinde meydana gelmesi sonucu yanabilir. Ayrıca kurbanın yaşadığı bölgeye doğru hareket eden güçlü bir radyo frekansı alanı, insan vücudunda aynı nitelikte bir radyo frekansı alanı bulunmadığından, vücudun içerisinde bir ateş topu meydana getirebilir…”

Sonuçta

Kendiliğinden yanma olayları bunlar… Bu ilginç konu kapanmadı. Çünkü açıklanamıyor. Örnek olayların, açıklamaların, teorilerin, görüşlerin hemen hepsini bir araya getirmeye çalıştık.

Kendiliğinden yanma diye bir olay yok diyenler şu yönü araştırmalı : Ya gerçekse…

 

Kara Delik : Evrene Açılan Kapı

Kara delikle ilgili tartışmalar sürerken, ortaya müthiş bir iddia atıldı. Bazı gökbilimciler kara deliğin içinde yolculuk yapılabileceğini ve de bunu başaranların bir başka evrene geçeceklerini ileri sürüyorlar…

Kara deliğin, çekim alanına giren her şeyi, gezegenleri, yıldızları, uzay araçlarını hatta ışığı bile içine aldığı kabul ediliyor. Acaba bunlar ne oluyor ? Yok mu oluyorlar ?  Yoksa bilinmeyen bir yere mi gidiyorlar ? Kuşkusuz, kara deliğin tuzağına düşen bir uzay yolcusundan başkası, bu sonsuz kuyu içinde neler olup bittiğini bilemez. Belki de gidilen yer başka bir evrendir.

Bilinmeyene Yolculukolay ufku

Eğer uzay gemisi kara deliğin çekim alanına kapılmazsa sorun yok. Fakat deliğin çevresinde bir tur atmak isterse kaçınılmaz olarak içeri çekilecektir. Deliğe doğru emilip yok olmadan tekrar havalanmak mümkün olabilir. Yani uzay gemisi çok hızlı ve güçlü roketini ateşleyerek son anda buradan kaçabilir. Ateşlemeyi başaramazsa, yörüngeye girerek  kara deliğin parlak dış saçağına doğru düşmeye başlar. Bu bölgeye olay ufku deniyor. Olay ufkunun içine düşenler, kara delikten kaçma şansını tamamen yitirmişler demektir. Bu noktada kara deliğin müthiş çekim kuvveti devreye girer. Öyle ki, evrenin başka bir yerinde böyle güçlü bir çekim kuvveti yoktur.

Haber Almak İmkansız

Einstein‘ın  rölativite teorisine göre, güçlü çekim bölgelerinde zaman çok yavaş geçer. Uzay gemisi, olay ufkuna yaklaştıkça, gittikçe zaman yavaşlar. Dışarıdaki bir gözlemciye eşit aralıklarla sinyal gönderildiğini düşünürsek, zamanın yavaşladığı anlaşılır. Uzay gemisinde bulunan uzayadamı, sinyal gönderdiğini düşünse de, kara delik dışındaki bir gözlemci, iki sinyal arasının gittikçe uzadığını kaydedecektir. Oysa, geminin içindeki uzayadamı, sinyalleri düzenli olarak göndermektedir. Araç olay ufkunun ötesine geçince, onu tekrar ne görebilir ne de işitebiliriz. Alman gökbilimci Karl Schwarzschilde göre, kara deliğe düşen uzayadamı, merkezde tekillik olarak tanımlanan sonsuz yoğun noktaya kadar sürüklenecektir. Bir anda sonsuz sıkışmış noktanın parçası olarak delikte âdeta donup kalacaktır.

Kara Delik Dönüyorsa

Evrenin tümü dönen cisimlerle doludur, kara deliklerin bunun dışında olduğu düşünülemez. Teoriye göre, kara delikler çoğu yıldızdan daha hızlı dönmektedirler. Uzayadamı, dönen bir kara deliğe rastlamışsa, bu kez geçireceği deneyler, öncekinden çok daha değişik olabilir. Olay ufkuna doğru düşmeye başlarken, dümdüz içeri düşmez. Kara deliğin yüksek hızı nedeniyle önce yanları savrulur. İşte bu noktada manzara oldukça karışıktır. Kara deliğin içine düşerse, orada azalıp çoğalan sonsuz güçler tarafından yok edilecektir. Kara delik, aynı zamanda elektrik yüklüyse durum farklıdır.

Dönüş Yok!

Elektrik yüklü kara delikte, dış ufkun içinde yer alan ikinci bir olay ufku vardır. Teorilere göre, burası evrenin geçitidir. Bu bölge başka bir evrenle birleşmiştir. Burada uzay ve zaman tekrar rolleri değişirler. Böylece uzayadamı, dış olay ufkunda yol alırken, kendini iç olay ufkunda bulur. Burada zaman ve uzayı tekrar kontrolü altına alabilmesine rağmen, bir daha kendi eski evrenine dönemeyecektir. Şimdi diğer bir evrendedir…

Anti-Evren

Dönen kara deliğin elektrik yüklü olduğunu düşünelim. Buradaki iç olay ufku da teorik olarak bir diğer evrene varır. Fakat, artık tekillik, nokta değil, halka şeklindedir. Uzayadamı, halkaya yönelebilirse, kendini bizimkinden farklı bir evrende bulur. Burada çekim, iki cismi çekeceği yerde itmektedir. Uzayadamı artık antievrendedir. Bulduğu evrenin içinde de, dönen aynı kara delik bulunacaktır. Geleceğin uzay gezginlerinin, dönen kara delikler içindeki böyle tüneller arasından, evrenden evrene sıçrayarak yolculuk yapabileceklerini düşünmek ise gerçekten ürkütücü…

Başka Sürprizler

Dönen bir kara deliğin içine düşen uzay yolcusu için daha başka sürprizler de vardır. Uzayadamının ayaküstü düştüğünü varsayalım. Deliğe yaklaştıkça ayağı, başından daha çok çekim kuvvetini hissedecektir. Bedenindeki bu çekim farklılığı, deliğin iç kısmına düşerken, onu çekip uzatacaktır. Bu sorun, daha küçük kara delikler için daha kötüdür. Onlarda çekim kuvveti uzaklıkla çok şiddetli olarak değişir. Bu etki, öyle belirgindir ki, çekim, gittikçe uzayın yapısını küçük parçalara ayırır. Yaratılan bu madde tanecikleri, olay ufkunun dışına sızar. Uzay yayılan bu tanecik sızıntısı, Stephen Hawking tarafından kara deliklerin genişlemesi ve buharlaşması şeklinde tanımlanır.

Galaksimizde VRadio Galaxy Centaurus Aar mı ?

Eğer bir kara delik çok ağırsa, o zaman çekim, delikten uzaklaştıkça çok az olarak değişecektir. Uzayadamının olay ufku içindeki yolculuğu boyunca hayatta kalma şansı yükselecektir. Bu tip kara deliklerin, galaksilerin doğumları sırasında merkezlerindeki yoğun maddenin sıkışmasıyla ortaya çıktıkları düşünülmektedir. Bir bölüm gökbilimci, galaksimizin merkezinde Güneş’ten 5 milyon kez daha ağır bir kara deliğin varlığından söz ediyor. Ayrıca M87 galaksisinin merkezinde de Güneş’ten bin kez daha ağır bir kara deliğin bulunduğu iddia ediliyor.

Ak Deliğe Doğru

Gezegenimiz, tehlikeli yolculuğunu sağlimen atlatabilirse, kendini yeni bir evrende bulur. Yeni evren için geçit yeri olarak kullanıldığı yer, artık bir kara delik değil, tam tersi bir ak deliktir. Bir kısım gökbilimciler kuasarların birer ak delik, yani öbür evrenlerden bizim evrenimize açılan bir pencere olduğunu öne sürmektedirler. Uzayadamı, kara delikten içerilere düştüğü gibi ak deliğin içinde de dışa doğru yapacağı yolculuk sonunda olay ufkunda ortaya çıkabilir. Bu durumda, ak delikler, görünen madde ve ışığı, bitmez tükenmez çeşme gibi fışkırtan birer kozmik fıskıyedirler.

İnsanlığın Yazgısı

Kara deliklerde hüküm süren uzay-zaman ilişkisi anlatıldığı gibiyse, evrende çeşitli bölgeleri farklı zamanlar içinde birbirine bağlayan yollar olmalıdır. Böyleyse, kara delikler acaba bir zaman makinesi olarak kullanılabilirler mi ? Bu türden şaşırtıcı sorulara şimdilik kesin cevap verilememektedir. Tüm düşünce yöntemlerimiz kara delikte geçirilecek olaylar karşısında iflas edebilir. Her nasılsa bu tür deneylerden vazgeçmek, bir gün insanlığın kaçınılmaz yazgısı olacaktır. Kara delikler üzerine kuramsal olduğu kadar, CygX-1 tipi çift yıldızlar, M87’deki kara delik ve kuasarlar gibi gözlemsel veriler üzerinde de çalışılmakta. İçine girerek onu anlatmaya çalışan gözü pek bir uzayadamı bize gözlemlerini anlatmadıkça, kara deliğin içindeki olayların cevabından hiçbir zaman emin olamayacağız…