Bellerophon: Sönmeyen Ateş

Bellerophon ve ChimeraEphyra Kralı Glaukos’un yiğit bir oğlu varmış. Hipponus adlı bu delikanlı bir gün avlanırken kazayla kardeşi Belleron’u öldürmüş. Bundan sonra herkes ona “Belleron’u yiyen” anlamına gelen Bellerophon demeye başlamış.

Kardeşini öldürdükten sonra Ephyra’yı terk etmiş ve Tiryns şehrine ve oraların Kralı Proitos’un yanına gelmiş. Kral Proitos’un güzel karısı tanrısal Anteia, yakışıklı Bellerophon’a aşık olmuş. Fakat o, Anteia’nın aşkına karşılık vermemiş. Kadın da o hırsla Kral Proitos’a Bellerophon’un kendisine aşık olduğunu ve onu öldürmesi gerektiğini söylemiş. Eğer dediğini yapmassa ruhunu tanrılara teslim edeceğini söylemiş. Karısının bu konuşması üzerine Kral Proitos çok kızmış, ancak konuğunu öldürmenin çevrede kötü bir izlenim yaratacağını düşünmüş. Bunun üzerine bir tahtaya bir şeyler yazmış. Yazdığı tahtayı iyice sardıktan sonra Bellerophon’un eline tutuşturarak Anteia’nın babası olan Lykya Kralı Lobates’e götürmesini söylemiş. Bellerophon’a tahtada çok önemli bilgilerin olduğunu söylemiş. Bu bilgilere bakmadan götürmesi için güvenebileceği tek kişinin Bellerophon olduğunu söylemiş. Tahtada, Bellerophon’un Kraliçe Anteia’ye aşık olduğunu, bu sebepten de öldürülmesi gerektiği yazıyormuş. Bellerophon Kral Proitos’un ona olan güvenine saygı duyarak ölümünün yazılı olduğu tahtayı okumadan Lykya’ya götürmüş.

Kral Lobates’in Bellerophon Planı

Bellerophon Lykya ülkesinin başkenti olan Xanthos’taki Kral sarayına varmış. Kral Lobates, kendisini çok iyi karşılamış ve istediği kadar buralarda misafiri olabileceğini söylemiş. Ertesi gün sabah olduğunda, Proitos’tan gelen mektubu istemiş. Okuyunca onu öldürülmesi gerektiğini görmüş. Fakat Lobates de konuğunu öldürmek istememiş ve onu Lykya’da dehşet saçan Chimera ejderhasını öldürmeye göndermiş. Chimera ejderhası kükredikçe ağzından alevler fışkırırmış, ve bu alevler değdiği her şeyi kül edermiş. Kral Chimera’nın şehre çok zarar verdiğini ve onu öldürebilecek tek kişi Bellerophon olduğunu sarayının balkonundan halka duyurmuş. Halkın bunu duyması üzerine Bellerophon’un Chimera’yı öldürmekten başka çaresi kalmamış.

Pegasus‘la ilk karşılaşma

Bellerophon Chimera’yı öldürmeye gitmeden önce kahin Polydeus’a danışmış. Kahin Polydeus kendisine uçan at Pegasus’u ehlileştirmesini söylemiş. Bellerophon tüm çabalarına rağmen Pegasus’u yakalayamamış ve yine Kahin Polydeus’un önerisi üzerine Athena Tapınağına giderek geceyi bu zor görevde kendisine yardım etmesi için Zeka tanrıçasına yalvarmakla geçirmiş.

Bir ara olduğu yerde uyuyup kalmış. Rüyasında Athena’yı görmüş ve Athena ona:
– “Uyan Bellerophon, uyan… Pegasus’u yakalaman için sana şu gemi getirdim. Bunu al; çünkü ancak bu gemle Pegasus’u yumuşatır ve sırtına binebilirsin.”

Bu sözler üzerine Bellerophon, hemen yerinden fırladı ve Tanrıça’nın kendisine uzattığı gemi aldı. Ve hemen Pegasus’u yakalamak için yola çıktı. Pegasus, altın gemi görür görmez, uysal bir hayvan oldu. Bellerophon’un onu yakalamasına gerek kalmadı, çünkü Pegasus gemi görünce hemen onun yanına geldi ve kahramanın getirdiği gemi ağzına aldı. O güne kadar yıldırımların koşu atı olan Pegasus, Glaukos’un oğlunun en yakın arkadaşı olmuş.

Zaman kaybetmeden Pegasus’un sırtına atlayarak Chimera ‘nın üzerine yürümüş. Chimera, çevrede yaşayanları alevleri ile hayatlarından bezdiriyormuş. Bellerophon canavara saldırınca, canavar çok sinirlenerek kükremiş. Pegasus’u ve üzerindeki Bellerophon’u gören ejderha doğuya doğru kaçmaya başlamış. Ancak önüne deniz çıkmış. Bellerophon YanartaşChimera’yı denizin kıyısında sıkıştırmış. Pegasus’u hemen gökyüzüne doğru yükseltmiş ve bir şimşek gibi yukardan saldırarak, mızrağını Chimera’ya saplamış. Chimera ölmüş ama ağzından ateş çıkmaya devam ediyormuş.

Bellerophon hemen Lykia kralının yanına dönmüş. Chimera’yı öldürdüğünü gören Kral Lobates onu bu kez Amazonların üstüne göndermiş. Bu işi de başaran Bellerophon kendisine verilen daha birçok güç işi başarmış. Bu süre içinde suçsuzluğu da anlaşılmış. Lobates onu yanında hiç ayırmamış ve küçük kızıyla evlendirmiş.
Kazandığı başarılardan başı dönen Bellerophon bir süre sonra Olimposlu tanrıları küçük görmeye başlamış. Buna kızan Tanrılar da bir at sineği göndererek Pegasus’u sokmasını sağlamışlar. Canı yanan at üstündeki genci şahlanarak üstünden atmış. Göklerden yuvarlanan Bellerophon toprağa düşmüş, topal ve kör olmuş. Bir müddet bu şekilde yaşadıktan sonra, kimseden habersizce ölmüş.

Antalya’nın Çıralı köyünde ‘Yanartaş’ olarak bilinen, kayalıkların ortasında hiç sönmeden yanan alevin, Chimera’nın ağzından çıkan alev olduğu efsanesi günümüze kadar gelmiştir.

 

Olimpos Hırsızı: Prometheus

Olimpos Tanrıları’nın egemenliğinden evvel dünyaya Titanlar hükmetmekteydi. İçlerinde en güçlü olanıysa Zeus’un babası Kronos’tu. Kronos kendisini tahttan inderecekler korkusuyla diğer çocuklarına yaptığ gibi Zeus’u da hemen öldürmeye kalkıştı. Zeus ise babasının elinden kurtulup ona karşı büyük bir savaş başlattı. Savaşın sonunda galip gelen Zeus, Titanlar’ı yeryüzünün derinliklerine hapsetti. Böylece Olimpos Tanrıları dönemi başlamış oldu.
PrometheusPrometheus; İapetos’un oğulları arasında en zeki olanıydı. Kardeşlerinden Menoitios ve Atlas, Zeus tarafından, kendisine karşı geldikleri için diğer Titanlar’la birlikite cezalandırılmıştı. Prometheus ise kardeşlerinden Epimetheus’u da ikna etti ve savaş sırasında tarafsızlığını koruyan bir Titan oğlu olarak Zeus’un gözüne girebildi. Fakat Zeus Prometheus’un gücüden ve zekasından çekiniyordu. Prometheus ise Zeus’un endişesini haklı çıkarıyor ve yaptıklarıyla öfkesini üstüne çekiyordu.

Her ne kadar savaşta tarafsız olduğunu gösterse de atalarının intikamını almak isteyen ve Zeus’un zıttı düşüncelere sahip olan Prometheus, “insanı” yarattı. Biliyordu ki; insanlar, zaman gelecek ve Olimpos Tanrıları’nın başına bela olacaklardı. Fakat şimdilik güçsüz ve bilgisizlerdi. İşte Prometheus’un efsanesi de burda başlamaktadır.

Olimpos’un ateşi artık insanlarda

Prometheus, insanların uygarlaşıp kendilerini özgür kılabilmelerini istemektedir. Fakat pek de hoşgörülü ve adil olmayan Zeus, insanların kendisini tahtından edebileceğini düşünerek, Prometheus’un isteğinin gerçekleşmesi için tek çare olan “ateşi” insanlardan saklamıştır. Ateşin koruyuculuğunu yine Ateş Tanrısı olan Hephaisteus yapmaktadır ve Zeus izin vermedikçe kimseye bir kıvılcım dahi vermemektedir. Prometheus sonunda ateşi çalmaya karar verir. Bir sabah erkenden Hephaistos’un demirhanesine yani Lemnos Adası’na gider. Hephaistos yoğun bir şekilde çalışmaktadır. Onun bu meşguliyetinden yararlanan Prometheus, ateşten bir parça alır ve sönmemesi için yanında getirdiği narteks çiçeğinin içine koyar. Hiç zaman kaybetmeden insanların arasına dönen Prometheus ateşi insanlara armağan eder. İnsanlar bu kıymetli armağanı hakkıyla değerlendirirler ve kısa zamanda refaha ulaşırlar. Artık o aciz ve bilgisiz hallerini unutarak nihayet Olimpos için bir tehdit oluşturacak düzeye gelirler.

Zeus’un öfkesi

Zeus olup biten her şeyin farkındadır. Ölümlülerin bu şımarıklığının ateşe sahip olmalarından ileri geldiğini bilmekte, ama bunun asıl suçlusu olarak onları değil, ateşi  çalıp onlara veren Prometheus’u görmektedir. Zaman kaybetmeden suçlunun cezalandırılması gerekir. Baş Tanrı, Olimpos Tanrıları’nı acil toplantıya çağırır. Konuşulur, karara varılır: Prometheus, tanrısal akılın ürünü olan korkunç bir cezaya çarptırılır. Cezanın infaz görevi ise Hephaistos’a verilir. Hephaistos, zaman yitirmeden suçluyu bularak, “Prometheus, Olimpos Tanrıları seni zincire vurup Kafkas Dağları’nın en yüksek tepesine mıhlamamı istediler. Orada bin yıl çakılı kalacaksın. Her sabah bir kartal gelip sivri pençeleriyle göğsünü yaracak ve keskin gagasıyla ciğerlerini akşama kadar tırtıklayıp bitirecek. Akşam olup da kartal gittiğinde ciğerlerin tekrar eski haline dönecek. Kartal ertesi gün tekrar gelecek ve bu işkence bin yıl boyunca her gün aynı şekilde devam edip gidecek” deyip infazı tebliğ ettikten sonra el ve ayaklarına prangayı vurur ve pranga zincirlerini Kafkas Dağı’na mıhlar.

Zeus Prometheus’dan sonra da onun suç ortağı olarak gördüğü, erkekleri cezalandırır. Prometheus’un yarattığı insanların hepsi erkektir. Onlar için kötülük kaynağı olarak gördüğü kadını yaratır. Bu yaratılan kadına “bütün tanrıların armağanı” anlamına gelen Pandora adını verir.Zeus Pandora’ya kapalı bir kutu vererek, Epimetheus’a gönderir. Kardeşi kadar zeki olmayan Epimetheus, Prometheus’un kendisini daha önceden Zeus hakkında uyarmasına rağmen Pandora’nın çekiciliğine karşı koyamaz ve onunla evlenir.  (Efsanelere göre insanların çoğalması Pandora sayesinde olmuştur.) O zamana kadar insanların kötülükten haberi yoktur. Fakat Pandora merakına yenilerek Zeus’un kendisine verdiği kutuyu açınca tüm kötülükler yeryüzüne yayılır. Pandora zorlukla kutuyu kapatmaya çalışır ve tam umut dışarı çıkacağı sırada kutu kapanır. Kutudaki umudun hala insanlara bu kötülükler karşısında direnme gücü verdiği söylenir.

Prometheus ile ilgili efsane şöyle devam eder:Prometheus
Zeus’un geleceğiyle ilgili bir sırrı yalnızca Prometheus biliyordu. Zeus bir kadınla evlenecek ve bu evlilikten doğacak çocuk, Zeus’un egemenliğine son verecekti. Zeus tüm bunları öğrenebilmek ve tahtını koruyabilmek adına Prometheus’un ciğerini yiyen kartalı öldürmesi için Herakles’i gönderdi. Herakles kartalı öldürdü fakat Prometheus’un zincirlerden kurtulması için tekrar ölümsüz olması gerekmekteydi. İşte bu sırada Kentaurlarla, Teselya’nın efsanevi halkı Lapitler arasındaki savaşta, yanlışlıkla Herakles’in okuyla yaralanan Kentauros Kheiron, bu acıdan kurtulmak için ölmek istedi. Ölümsüz olduğu için ölümsüzlüğünü kabul edecek birini bulması gerekiyordu. Prometheus bunu kabul etti ve onu çektiği acılardan kurtardı. Kendisi de tekrar özgürlüğüne kavuştu ve ölümsüz oldu.

Aslında Prometheus’un duyduğu acı, çektiği işkencenin yanında neredeyse yok denebilecek kadar azdı. Çünkü o inanıyordu ki insanlar kendilerine armağan edilen ateşi büyütüp besledikçe daha da güçlenecekler ve bir gün acısına son vereceklerdi. Burda bahsi geçen ateşin bilgi ateşi olduğunu düşünürsek Prometheus insanlara bilginin kendisini vermiştir. Artık bu bilgiyi çoğaltıp yüceltmek insanların görevidir. Prometheus’un tek isteği insanların bilinçli ve özgür olmasıdır. Bu sayede hem Zeus’a ve Olimpos’a karşı dik durabilecekler hem de Prometheus’un çektikleri anlam kazanacaktır.

Dikilitaş’ın İstanbul’a Yolculuğu

Firavun Dikilitaş’ı, III. Thutmosis’in M.Ö 1457’de Fırat’ın doğusunda bulunan Mitandi Devleti’ne karşı Naharin’de kazandığı zaferi hafızalarına kazımak için Heliopolis’teki Amon Ra tapınağının önüne M.Ö 1450 yılında diktirmiştir.

Yıllarca Mısır’da kalan taş, önce o coğrafyada ki yarı Hellen yarı Mısır bir devletin, daha sonra da Romalıların eline geçmiştir. Bu dönemde Romalılar, şehirlerini süslemek için Mısır’da bulunan eserleri kullanıyorlardı. I. Constantin de, yeniden kurduğu Constantinopolis’de yer alan Hipodrom’u süslemek için çeşitli eserleri buraya taşıttırıyordu. Oğlu II. Constantin, taşı İstanbul’a taşıtmak üzere İskenderiye’ye götürtmek istemiş, ancak bunu başaramamıştır.

Yıllar sonra, İmparator Julianus’un emriyle İskenderiyeliler taş için özel bir gemi yapmışlar. Taşın İskenderiye’den ne zaman ve kim tarafından ve nasıl taşındığı bilinmemektedir.. Hipodrom’u süslemek üzere getirilen Dikilitaş, ancak I.Theodossius zamanında İstanbul’a ulaştırılmıştır.

19,59 m. yüksekliğindeki taşın, bugün bulunduğu Sultanahmet Meydanı’na getirilmesi için sahilden Hipodrom’a kadar demirden bir yol yapılmıştır. M.S 390 yılında ise bu demir üzerinden kaydırılarak, Hipodrom’un ortasındaki “Spina” denen duvarın üzerine, bugünkü bulunduğu yere yerleştirilmiştir.

Dikilitaş kabartmaları

Dikilitaş’ın kayıp parçası

Dikilitaş’ın bugün yaklaşık altı metrelik bir parçası eksiktir. Eksik parçanın nedeni bilinmemekle birlikte, anıtın önce şehrin başka bir yerine dikildiği ve bir depremde düşüp kırıldıktan sonra üst parçanın da şimdiki yerine dikildiği söylenmektedir… Bir başka varsayım da Dikilitaş’ın İstanbul’a getirilirken kırılmış olabileceğidir..

Dikilitaş dört yüzünde kabartmalar olan ve 6 metre yüksekliğinde mermer bir kaidenin üstünde yer alan dört tane tunç takoza oturur. Kaidenin üzerindeki kabartmalarda İmparator I. Theodossius’un savaşları ve Hipodrum’daki yaşantısı konu alınmıştır. Dikilitaş’ın tepesinde bulunan ve Dünya’yı sembolize eden tunç küre 865 yılındaki bir depremde düşmüş ve bir daha da yerine konulmamıştır.

Kabartmalarda ne anlatılıyor?

Alt kabartmalarda da anıt yerine dikilirken yapılan işlemler anlatılır. Kaidenin bir yüzünde bulunan iki yazıttan biri Yunanca, diğeri de Latincedir. Latince metin Dikilitaş’ın 30, Yunanca metin ise 32 günde dikildiğini belirtir.

Latince metin şöyle diyor;
“Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendime boyun eğmem ve onun tyran’lar üzerine kazandığı zaferin çelengini taşımam bana emredildi. Herşey Theodossius’a ile onun uzun sürecek sülâlesine itaat ediyor. Bana da böylece galip gelindi ve Proclus’un yönetimi altında üç defa on günde yükselmeğe mecbur edildim.”

Kuzeybatı yönündeki Yunanca yazıtta ise;
“Uzun süredir toprak üstünde bütün ağırlığı ile yatan dört yüzlü direği dikmek cüreti sadece İmparator Theodossius’ta vardı. Bu işi başarmak için Proklos’u yardıma çağırdı ve böylece taş 32 günde dikilebildi.”

DikilitaşDikilitaş üzerindeki hiyogliflerde ise III.Thutmosis’in zaferleri anlatılmıştır. Taşın en tepesinde, dikdörtgen çerçeve içinde Firavun II. Thutmosis ve tanrı Amon-Ra karşılıklı olarak elele görülür. Bunun altında, dikdörtgen çerçeve içinde yine tanrı ve Firavun vardır. Bunun altında da kutsal Horus yer alır. Esas yazı ise Horus’un altında başlar;
“Zengin, güçlü ve becerikli olan ve bu niteliklere de güneşin altın renklerini dünyaya saçan tanrı Amon sayesinde sahip bulunan, 18. soydan III. Thutmosis, Tanrı Amun’a şükran borcunu ödemek için, armağanını sunar. III. Thutmosis denizleri aşarak iki ırmak arasındaki memleketleri zaptetti. Saltanatının 30. yılında bu anıtı dikti.”

Dikilitaş, Bizans dönemi boyunca uzun yıllar Hipodrom’da meydana gelen çeşitli politik olaylara, araba yarışlarına, ayaklanma ve cinayetlere seyirci olmuştur. Osmanlı döneminde de Hipodrom’da taş çevresinde birçok olay olmuş ve toprak yükselerek kaidenin alt kısmı gömülmüştür. 1857’de, C. T. Newton, kaidenin etrafında kazı yaparak yeniden açmıştır. O tarihten beri Dikilitaş yuvarlak ve demir parmaklıklarla çevrili bir çukurda durmaktadır. 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında taşın yosunlanmış cephesi temizlenmiş ve yenilenmiştir…

III.Vlad Nam-ı Diğer Kazıklı Voyvoda

III.Vlad Nam-ı Diğer Kazıklı Voyvoda.. Osmanlılara yenilen babası, onu 1442 yılında Osmanlılara rehin olarak vermişti.. Bir süre Osmanlı’da iç saraylarda görevlendirildi. Daha sonra Osmanlılardan kaçarak Eflak’a gitti. 1448’de İkinci Kosova Savaşı sonrasında Eflak Voyvodası olma girişiminde bulundu, ancak kısa bir süre sonra Macarlıların desteklediği Eflak Voyvodası II. Vladislav tarafından bozguna uğratıldı ve Boğdan’a sürgüne gitti.

Kazıklı VoyvodaDaha sonra Erdel Beyi Janos Hunyadi’yle yakınlaşarak kendisi için iyi bir fırsat bekledi. Erdel beyi János Hunyadi 1456’da Belgrad şehrini Osmanlı saldırısına karşı savunmaya giderken Vlad’ın komutasına güney Erdel’in savunmasını sağlamak için bir ordu verdi. Tam da Vlad’ın istediği bir ordu.. Bu durumdan faydalanan Vlad Eflak’a bir sefer düzenledi ve II. Vladislav’ı öldürerek III. Vlad adıyla Eflak voyvodası oldu.

Kazıklı Voyvoda’nın doğuşu

Bu görevi 1456’dan 1462’ye değin sürdürdü. Bu tarihler arasında elçileri ve esirleri çeşitli yöntemlerle cezalandırdı ve idam etti; bu yöntemler arasında en ünlüsü olan “kazığa geçirme”, ölümünden sonra kendisine “Kazıklı Voyvoda” adının verilmesine neden olacaktı.

Vlad 1459 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödemeyi reddetti ve Macarlarla ittifak yaptı. 1460-1461 yılları arasında Tuna nehrini geçerek Sırbistan’a ve Karadeniz kıyısına kadar ilerledi. 23.000 Türk ve Bulgar’ı öldürdü. 20.000 Osmanlı savaş esirini kazığa geçirdi.

Bunun üzerine Osmanlı ordusu 1462 yılında, II. Mehmet komutasında Eflak’a sefere çıktı. Çok uzun mesafeler boyunca Osmanlı askerleri içecek bir damla bile su bulamadı. Sıcak dayanılır gibi değildi. Osmanlılar Eflak’a ulaştığında karşılarında yol boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçiyordu. Yerde uzun kazıklar dikiliydi. Yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı. Bu kadar çok insanı kazıkta gören Osmanlı askerlerinin moralleri bozuldu. Ancak Osmanlı ordusu 4 Haziran 1462’de Târgovişte kalesini aldı. Vlad, II. Mehmet’e başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra kaçtı ancak bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmadı, terk ettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve Türklerin arasına karışmaya teşvik etti. Bu şekilde vebalıları salma yöntemini kullanarak, daha önce tarihte görülmemiş bir taktik uyguladı.

Kazıklı Voyvoda'nın şatosuVlad Macaristan’a bağlı bir beylik olan Erdel’e kaçarak Macarlardan yardım istedi. Ancak Eflak’taki Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı yeni yönetimi tanımış olan Macarlar, yardım talebini kabul etmedi. Vlad 1462 yılında tutuklandı ve Budin’e getirildi. Önce hapsedilen Vlad, daha sonra kral ve ailesiyle iyi ilişkiler kurdu. 1474 yılında sürgün dönemi sona erdi. Bu tarihten itibaren Eflak’ı yeniden ele geçirme planları yaptı. 1476 yılında kuzeni Stefan Cel Mare (Büyük Stefan) ile birlikte Eflak’a döndü ve voyvoda ilan edildi. Aynı yıl 300 askeriyle birlikte yeniden Osmanlı ordularına yenildi. Esir alınan askerleri kazıklara oturtuldu. Öldürülen III. Vlad’ın kesilen başı öldürüldüğünü ispat etmek için İstanbul’a II. Mehmet’e gönderildi.

Esirlerin derilerini yüzdürmek, kendisine gönderilen elçilerin kafasına çivi çakmak, kadınların göğüslerini kesip yerlerine çocuklarının başını koymak en çok kullandığı işkence türleriydi. Ama insanlar ona kısaca Kazıklı Voyvoda diyorlardı. Çünkü en hoşlandığı işkence yöntemi insanları kazığa oturtmaktı! Esirleri, düşmanları, suçluları tahta bir kazığa oturtur, kazık yavaş yavaş kurbanın boyun kısmına kadar ilerlerdi. Kurbanlar feryatlar atarken, kendisi karşılarına geçip büyük bir zevkle yemek yerdi.

Cellatlar öylesine ustalaşmışlardı ki sanatlarında, kazık iç organlara zarar vermediğinden kurbanın ölmesi bazen iki günü bulurdu. Cellatların ustalaşmaktan başka şansları yoktu, zira kazığa geçirilen kurban çabucak ölürse, kurbanın yerine kendilerini kazıkta bulabilirlerdi!

Kazığa geçirilenlerin kanlarını fıçılarda toplatıp şarap gibi içtiğine dair söylentiler daha sonra onun bir vampir olduğu efsanesi’ni yarattı. Kazıklı Voyvoda daha sonra Bram Stoker’ın Drakula romanına ve Drakula filmlerine konu olmuştur.

Zümrüd-ü Anka: Umut ve Dirilişin Öyküsü

Zümrüd-ü Anka

Derler ki;

Zümrüd-ü Anka kuşu, ölümü yaklaştığı zaman, yüksek bir yere çalı çırpıdan yuva yaparmış. Ardından yuvasına tüneyip güneşin en tepeye gelmesini beklermiş. Güneşin sıcaklığına daha fazla dayanamayan çalılar tutuştuğu sırada, Anka kuşu en güzel şarkısını söylemeye başlarmış. Bu şarkıya Zümrüd-ü Anka’ın son şarkısı derlermiş. Alevler arasında kalan Anka yanarken, küllerinden yeni bir Anka kuşu meydana gelirmiş.

Bizim kültürümüzde Anka olarak bilinen bu kuş; batıda Phoenix, İran mitolojisinde ise Simurg olarak adlandırılmıştır. İran efsanesine göre bu kuş o kadar yaşlıdır ki yaşadığı bu uzun ömür sayesinde bütün zamanın bilgisine sahip olmuştur. Bilgeliğin sembolü olan bu kuşu yalnıca yine bilgeliğin zirvesine erişebilmiş kimseler görebilirlermiş.

Kuşların Zümrüd-ü Anka arayışı

İranlı şair ve mutasavvıf Feridüddin-i Attar, Simurg’un hikayesini Mantıku’t-Tayr adlı eserinde şu şekilde anlatmıştır:

“Rivayete göre  kuşların hükümdarı olan Simurg Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi,  sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş.
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki,  Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg’un yuvası,  etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş,  hepsi birbirinden çetin yedi vadi… İstek,  aşk,  marifet,  istisna,  tevhid,  hayret ve yokluk vadileri…
Zümrüd-ü Anka - Simurg Kuşlar,  hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar,  dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş… “Aşk Denizi”nden geçmişler önce…”. “Ayrılık Vadisi”nden uçmuşlar…”. “Hırs Ovası”nı aşıp,  “Kıskançlık Gölü”ne sapmışlar… Kuşların kimi “Aşk Denizi”ne dalmış,  kimi “Ayrılık Vadisi”nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya,  kimi kıskanıp batmış göle…
Önce Bülbül geri dönmüş,  güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. Kartal,  yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “Şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “Yokoluş”ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg’un yuvasına vardıklarındaysa, tek gördükleri yine kendileri olmuş. Sonunda sözcüklerdeki sırrı çözdüklerinde anlamışlar ki aradıkları Simurg aslında kendileriymiş. Farsça’da “si” otuz, “murg” ise kuş demektir. Bu 30 kuş hayrete düşmelerine ve hatta yok oluşu dahi yaşamalarına rağmen uçmaya devam ederek kendi küllerinden yeniden doğmayı başarmışlar.”

Kaynak:

Mimar Sinan: Aşkın Fotoğrafı

Mimar Sinan: Aşkın Fotoğrafı

Mimar Sinan bütün eserlerinde bir fark yaratmayı başarmıştı. İşte aşkıyla yarattığı bu farkın hikayesi…

Mihrimah Sultan Osmanlı padişahı I. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan’ın kızı olarak 21 Mart 1522’de dünyaya geldi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’a bir talip çıkar: Diyarbakır Beylerbeyi Rüstem Paşa. Merkeze uzak bir yerde görevli olan Rüstem Paşa’nın Kanunî’ye damat olması, İmparatorluğu’nun ikinci adamlığı anlamına geldiğinden dolayı, önemli konumlarda olan devlet adamlarının da Rüstem Paşa hakkında söylentiler çıkarması kaçınılmazdı. Rüstem Paşa’nın cüzamlı olduğu haberi uydurulmuştu. Peki, gerçekten öyle midir? Bundan emin olmak için, Kanuni Sultan Süleyman güvendiği adamlarından birkaçını Diyarbakır’a Rüstem Paşa’yı görmeleri için yollar. Haberin gelmesi gecikmez: Rüstem Paşa’nın çamaşırlarında bit bulunmuştur! Rüstem Paşa için vezirlik yolu açılmıştır artık; çünkü cüzamlı birisine bit gitmez!

Bu olay üzerine, Rüstem Paşa’nın siyasi düşmanları tarafından bir beyit yazdırılır;

“Olacak ki bir kişinin bahtı kâvi tâlihi yâr,
Kehlesi dahi ânın mahallinde işe yarar!”
(Kısaca: Şansın varsa, bit’ten bile fayda görürsün!)

mihrimah
Fotoğrafın büyük hali için tıklayınız

Mimar Sinan aşkını inşa ediyor

Hürrem Sultan’ın da desteği ile Rüstem Paşa, Süleyman ve Hüsrev Paşaları ekarte ederek 1544 yılında Sadrazam olur. Sadrazam, tüm vaktini ve enerjisini devlet işlerine verdiği, karısıyla gereği gibi ilgilenemediği için, kudretli hükümdarın kızı da kendini hayır işlerine verir.Özellikle, adına yaptırılan iki büyük caminin yapımıyla geçirir vaktini: Üsküdar’daki, etek giymiş bir hanım görünümündeki Mihrimah Sultan Camii (İskele Camii) ve gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı Edirnekapı Camii. Bu arada Mihrimah Sultan’ın statüsü iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen, yalnızlığını simgelemesi anlamında Edirnekapı Camii’ni tek minareli yaptırmıştır. En büyük şansı da Mimar Sinan’ın mimarbaşı olmasıdır. Mimar Sinan, Mihrimah Sultan için en uygun yerlere en uygun camiyi, dünya üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir sihirli simetriyle yapıvermektedir.

BÜYÜLEYİCİ SİMETRİ

Mihr ü mâh, Farsça’da güneş ve ay anlamına gelmektedir. İşte işin büyüleyici kısmı burada başlıyor. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii ile Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer tespit edin. Günbatımında göreceğiniz muhteşem manzara şudur: Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır! Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a olan aşkını resmedişi bu şekilde olmuştur.  İşte aşk!

Ve Mimar Sinan’ın yaptığı bu aşk fotoğrafının görülebildiği tek gün ise Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’tır…