Yerebatan Sarnıcı: Medusa Efsanesi

Yerebatan Sarnıcı 532 yılında İmparator Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Stoa Bazilikası‘nın altında bulunduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.

Rivayete göre, üzerinde gözyaşına benzer şekillerin bulunmasının nedeni Büyük Bazilika’nınYerebatan Sarnıcı - Gözyaşı Sütunu yapımında ölen yüzlerce köledir. Sarnıcın orta kısmına geçtikten sonra, güneybatı duvarında yaklaşık 40×30 metre ebatlarında düzensiz bir çıkıntı halinde görülen kısım ağırlığı taşıyabilmesi için geçmiş yüzyıllarda yapılan onarım çalışmaları sırasında örülen duvarlardır. En geniş tarafında 9 sütun, en dar tarafında ise 2 sütun olmak üzere toplam 40 sütun bu duvarların arka bölümünde kaldığı için görülmemektedir.

Yerenbatan Sarnıcı‘ nın kuzeybatı ucundaki iki sütunun altında ise iki Medusa başı Roma Çağı heykel sanatının şaheser örnekleri bulunmaktadır. Ziyaretçilerin hayretler içerisinde seyrettikleri IV.yy. ait bu başların buraya nasıl getirildiği konusunda net bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak Genc Roma Çağı‘na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildiği sanılmaktadır.

Medusa BaşıMedusa’nın Laneti

Medusa‘yla ilgili mitolojiye ait birçok söylenti bu yapının dahada efsaneleşmesini sağlamıştır. Rivayete göre Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üc kız kardeşten yalnızca Yılan Başlı Medusa olumludur. Ve gözlerine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. Medusa başının o dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla buraya konulduğu sanılmaktadır.

Bir başka rivayette ise Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile kendini çok beğenen bir kızdır. Medusa, Tanrı Zeus’un oğlu Perseus‘a aşıktır. Tanrıça Athene’de Perseus’a aşıktır ve Medusa‘yı çok kıskanmaktadır. Bu kıskançlıktan dolayı, Athene Medusa’nın saçlarını korkunc yılanlar biçimine sokar. Ve Medusa’nın gözlerine bakan kişi anında taş kesilir. Perseus Medusa’nın büyülendiğini düşünerek başını keser ve kesik başı eline alarak savaşlara katılır. Medusa’nın gözlerini gören herkes taş kesildiği için Perseus bu sayede birçok savaş kazanır.Bunun üzerine Medusa’nın eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlendiği söylenmektedir.

Diğer bir rivayete göre ise Medusa kendisini Perseus’un kılıcında görmüş ve taş kesilmiştir. Bunun icin buradaki heykeli yapan heykeltras ışığın yansıma pozisyonlarına göre Medusa’yı normal, ters ve yan olmak üzere üç ayrı pozisyonda yapmıştır. Normal pozisyonda çalışılmış olan Medusa başı Didim’den getirilmiştir.

Yerebatan SarniciYerebatan Sarnıcı’nın inşası ve özellikleri

İnşasında 7.000 kölenin çalıştığı sanılmaktadır. Sarnıç suyu imparator Valens’in yaptırdığı 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile imparator Justinianus’un yaptırdığı 115.45 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri’yle şehre yaklaşık 20km. mesafede bulunan Belgrat ormanlarındaki Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı’nda ki sütunların büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavus Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Bu sütun Bizans devrinde “Farum Tauri” denilen bugünkü Beyazıt meydanında kalıntıları bulunan IV. yy. zamanına ait büyük Theodesiusun (379-395) zafer takındaki sütunların benzeridir.

  • Sarnıç, 140×70 metrelik dikdörtgen şeklindeki bir alanı kapsayan büyük bir yapıdır.
  • 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde 9’ar metre yüksekliğinde tam 336 sütun vardır. Birbirine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane 12 sıra meydana getirirler.
  • Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlatmakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemektedir.
  • Bu sütunların üst kısımları yer yer farklı özellikler taşır. Kimisi Corinth üslubunu yansıtırken kimiside Dor üslübunu yansıtmaktadır.
  • Yerebatan Sarnıcı’nın tuğladan örülmüş, 4.80 metre genişliğindeki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiştir.
  • Toplam 9.800 metre karelik bir alanda bulunan bu sarnıç yaklaşık olarak 100.000 ton su depolayabilmektedir.

Yerebatan SarnıcıYerebatan Sarnıcı’nın Osmanlıların eline geçişi ve kullanımı

Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından 1453 yılında fethedilmesinin ardından bir müddet daha kullanılmıştır. Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su aktarılmıştır. Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlılar’ın şehirde kendi su tesislerini kurduktan sonra kullanmamıştır.

1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedilmiştir. Basilika Sarnıcı kurulduğundan günümüze kadar çeşitli onarımlardan geçmiştir.

  • Osmanlı imparatorluğu döneminde iki defa restore edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yy.’ da III. Ahmet zamanında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır.
  • 19. yy.’da ikinci büyük onarım Sultan II. Abdülhamit zamanındadır.
  • Cumhuriyet dönemindeki en büyük onarım 1985 yılında İstanbul Belediyesi tarafından başlatılmıştır.
  • İçerisindeki 50.000 ton çamurun çıkartılması ve gezi platformunun yapılmasıyla birlikte 9 Eylül 1987 yılında tamamlanmış ve tekrar ziyarete açılmıştır.

Ertuğrul Fırkateyni

Ertuğrul Fırkateyni… 1889 senesinin bir sonbahar akşamı Harbiye Nezareti’nden çıkıp evine geldiğinde süvari Ali Bey bi hayli düşünceliydi. Bir ay süresi vardı yola çıkmak için ve sakal bırakması istenmişti. Çünkü Abdülhamit’in, 1887 yılında Japon imparatoru Meiji‘nin bizzat amcası tarafından Osmanlı’ya getirilen armağanlara karşılık Japon imparatoruna göndereceği hediyeliri Ali Bey kaptanlığındaki gemi yapacaktı ve usta bir denizcinin sakalı olmalıydı. Bu sebepten kendisine ‘Evladım sakal bırak’ denmişti.

Ertuğrul Fırkateyni - Kaptan Ali BeyAli Bey yolculuğa çıkmadan evvel kızı Nevriye’ye son kez sarılıp öptüğünde nihayet sakkallıydı. Henüz 3 yaşındaki kızı Nevriye “Anımsadığım tek şey babamın, yanağımdaki yumuşacık sakalıydı.” diyecektir. Ve hatırasında babasını hep bu şekilde yaşatacaktır.

Hediyeleri götürmek için Ertuğrul Fırkateyni seçilmişti. Oysa ellerinde zırhlı ve daha büyük buharlı gemiler vardı. Ertuğrul ise tam 11 yıl boyunca Haliç’te bir dubaya bağlı beklemekteydi ve bu süre içinde hiç yüzmemişti. Derler ki, Ertuğrul Fırkateyni Türk yapımı tek gemimiz. Diğerleri ise Almanlar’dan alındı. O halde Türk gemisi gidecek. Aslında gerçek daha farklıydı. Ertuğrul, hem buharlı hem de yelken donanımına sahip tek gemiydi. Kaptan Ali Bey’e; ‘Evladım bizim tüm bu yolculuğa yetecek kömür alacak paramız yok. Bu yüzden limanlara yanaştığınız zaman buhar yakın, geminin düdüğünü öttürün fakat açık denizlerde yelkenle gidin. Zira paramız yok’ demişlerdi.

Ve Ertuğrul Fırkateyni Demir Alır

Ertuğrul Fırkateyni 600’e yakın mürettabatıyla demir alıyor, o zamanın gemilerinin 3 – 3.5 ayda gidecekleri yolu yaklaşık 8 – 9 ayda tamamlıyor. Yolculuk sırasında bir çok zorlukla karşılaşıyorlar. Bunlardan birisi de fare sorunudur. Gemiyi yüzlerce binlerce fare basmıştır. Artık farelerle başedemz hale geldiklerinde, bir limanda karşılaştıkları Çinli denizcilerden aldıkları akılla ancak bu işin üstesinden gelirler. Farelerden 10 tene kadarını alıp bir kafese kapatırlar. Uzun süre aç kalan fareler birbirlerini yemeye başlarlar. Geriye kalan 3 – 4 fare artık birer katil fare haline gelmiştir. Bu katil fareler de gemiye salınıyor ve diğer fareleri öldürmeleri sağlanarak bu beladan ancak bu şekilde kurtuluyorlar. Gemi nihayet Yokohama Limanı’na vardığında Japonlar çok şaşırıyor. Ali Bey’e; ‘Nuh’un Gemisi’nin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz ama sizin bu gemiyle buraya gelmeniz gerçekten mucize. Fakat mucize bir kez olur. Nasıl geri döneceksiniz?’.Kaptan Ali Bey’ in güvendiği yegane şey ise birlikte yol aldığı emekçilerdir. Çünkü Kaptan Ali Bey de iç denizler için yapılmış ahşap bir geminin şiddetli okyanus dalgalarıyla baş edemeyeceğini biliyordu. Geminin ambarları kömürle değil tahtalarla, gemi yapımında kullanılan kalaslarla doluydu bu yüzden. Ve bir yığın emekçi ile marangoz ile. Ali Bey; ‘Bakın aslanlarım. Ertuğrul durmadan dalga yiyecek. Harap duruma gelecek. Yukarda rüzgar, aşağıda sizin emek gücünüz. Beğenmediğiniz tahtaları kesin, biçin, değiştirin. Nasıl olsa tahta bol. Yolculuk boyunca siz Ertuğrul’u yüzdüreceksiniz.’ demişti yiğitlerine.

Dönüş yolunda da kaptan Ali Bey’in tek güvencesi Ertuğrul’un cesur emekçileriydi. ‘Bizi yüzdürürse onlar yüzdürecek’ diyordu. Ama Japonlar dediler ki; ‘Büyük bir fırtına var. İki aylık fırtına. Hiç olmazsa o dinsin. Bekleyin.’ Japonlar bu konuda çok ısrarcıydı. Kaptan Ali Bey düşündü. İki ay bu limanda bağlı kalmak yolculuğun iki ay uzaması demekti. Ayrıca yaklaşık 600 kişinin İki aylık masrafı da demekti. Japonlar Ali Bey’e bir gemi satmayı da teklif etmişlerdi. Fakat Ali Bey ”Bir kaptan asla gemisini bırakmaz. Biz Ertuğrul ile geldik onunla döneceğiz” diyerek bu teklifi geri çevirir. Zaten gemiyi alsalar bile bu, gidecekleri 3 aylık yol boyunca aç kalmaları demekti. Çünkü paraları yoktu. Ailelerine ve memleketlerine olan özlemleri de vardı ki acele etmelerinin bir sebebi de buydu.

Ertuğrul’un Hazin Sonu

16 Eylül 1890, dönüş yolunda beşinci gün ve Oşima Adası açıklarında Ertuğrul korkunç bir fırtınaya yakalanır. Ertuğrul okyanusun dev dalgalarıyla mücadele ederken, emekçiler kalasları, tahtaları kesip biçmekte ve durmadan çakmaktadır. Derken birden ambarlara inen merdivenlerde Kaptan Ali Bey’i görürler karşılarında, büyük üniformasını giymiş halde. Kaptanlar büyük üniformalarını yalnızca önemli günlerde giyerler, bir tören için yahut bir limana girerken. Fakat fırtınanın ortasında bir kaptan büyük üniformasına giymişse bunun anlamı şudur; “son liman.”  Ali Bey; ‘Hadi yiğitlerim’ der. ‘Ertuğrul’dan buraya kadar. ‘Ama efendim, gemi su almıyor ki! Biraz daha gayretle daha fazla direnebiliriz. ‘Almıyor ama geminin mirgan direği yıkıldı.’ Eğer ahşap bir geminin mirgan direği  kırıldıysa böyle bir fırtınada hele ki okyanus dalgalarının arasında  yüzmesi imkansızdır. Tam bu sırada Ali Bey güverteden gelen bir sesle apar topar yukarıya fırlar. Az ilerde Oşima Adası’nın ışıkları görünmektedir. Kaşinozaki Feneri. Ali Bey aniden bağırır; “Faryap!” yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Amaç son bir buhar gücüyle dev dalgaları yarıp kıyıya ulaşmaktır. Ertuğrul adeta yaydan fırlamış bir ok gibi hızla hareket etmektedir. Fakat biraz sonra alçalan bir dalgayla anlarlar ki yanlış yönde hareket ediyorlar. Çünkü kıyı olduğu gibi kayalıklarla çevrili. Ve fırtınada faryap halindeki bir gemiyi durdurmanın hiç bir yolu yoktur.

Ertuğrul FırkateyniO gece Kaşinozaki Feneri’nin kapısı saatlerce çalınır. İçerideki bekçiler fırtınadan dolayı kapıyı zar zor duyarlar. Kapıyı açan Japonlar şaşkındırlar. Yaralı, ıslak, garip elbiseli bir grup insan. Dillerinden de hiç bir şey anlayamıyorlar ve iletişim kurabilmek için rengarenk bayraklar getiriyorlar. Türkler bu bayraklarla zemine bir tümce kuruyorlar: “Az ileride bir Türk gemisi battı, yardım edin.” Fakat fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiç bir şey yok.Gün ağırana dek gelen sadece 69 kişi, aralarında Ali Bey’in de bulunduğu 500’ü aşkın denizci hala kayıp.

O gece ada köylüleri kazazedelere yardım etmek için adeta seferber oluyorlar. Fakat köy halkı çok fakir. Üşüyen denizcileri ısıtmak için ateşleri dahi yok. 3 – 4 Japon üstlerini çıkarıp 1 Türk’e sarılıyorlar ve bedenleriyle onu ısıtmaya çalışıyorlar. Bu yoksul Japonlar tanımadıkları bu insanlara kucaklarını açıyorlar. Kazanın üzerinden bir süre sonra Japon imparatoru, kazadan kurtulan denizcileri göndermek ve başsağlığı dileklerini iletmek amacıyla iki tane kruvazör görevlendirir ve İstanbul’a yollar. Böylelikle iki ülke arasındaki bağa bir düğüm daha atılmış olur. Bu kazanın anısına Kaşinozaki Feneri’nin yakınlarına Ertuğrul Fırkateyni Mezarlığı yapılmış ve anıtlar dikilmiştir.

Kaynak:

Romalıların Korkulu Rüyası: Hannibal Barca

Hannibal Barca, M.Ö 800lü yıllarda Kartaca’da (şuan ki Tunus’da) kurulan Fenike kolonisinin unutamayacağı bir liderdi.

Hannibal BarcaKartaca’yla alakalı bilgi bulunan kaynaklar, Romalı ve Yunanlı tarihçilerin çalışmalarından ibarettir. Kartacalıların papirüs kullanmaları ve papirüsün zaman içinde bozulması nediyle, Kartaca’yla ilgili yazılı kaynaklar günümüzde çok sınırlıdır. Antik Yunan ve Romalıların, Kartaca ile sürekli rekabet içinde olmasının nedeni Akdeniz ticareti’dir. Bu sebebten yazılı kaynakların önyargılı bir biçimde yazılmış olması muhtemeldir.

Kartacalı general Hamilcar Barca’ın oğlu olan Hannibal, henüz küçük yaşlarda olmasına rağmen babasının isteğiyle, Roma’ya karşı her zaman kin duyacağına dair babasına söz verdi. Bir süre sonra babasını kaybetti. Eniştesinin yardımı ve aracılığıyla asker oldu.

Hannibal Barca; gelmiş geçmiş en büyük askeri zekalardan biridir. Hannibal, Scipio ve Philopoemen ile birlikte o dönemin en ünlü üç generalinden biriydi. Hannibal’a göre, tarihin en büyük generali Büyük İskender‘dir. İkinci olarak Pyrrhus’u gösterir, kendisini de üçüncü sıraya koyar. Tarihçi Theodore Ayrault Dodge Hannibal’a “Stratejinin Babası” der ve en büyük düşmanı olan Roma’nın onu yine kendi taktikleriyle devirdiğini belirtir.

Roma’nın en büyük düşmanı olarak 2. Pön Savaşı’ndaki başarılarıyla nam salmıştır. Filleri de kattığı ordusuyla İber Yarımadası, Pireneler ve Alpler’den Kuzey İtalya’ya kadar ulaşmış ve Romalıları önemli savaşlarda alt ederek, Roma’nın askeri gücünü yitirmesini sağlamış, ancak daha sonra Spartaküs gibi Roma’yı ele geçirmemiştir. Gerek Kartacalıların yönetici sınıfının zayıf olması gerek Roma senatosunun inatçı tavrı, Hannibal’ın Roma’yı tamamen ortadan kaldırılabilmesine engel olmuştu.

Daha sonra Romalılar Kartaca’ya saldırdı. Hannibal Barca Romalılarla son kez savaştı ve yenildi. Kartaca ordusu, Romalılar tarafından büyük bir hezimete uğratıldı. Romalılar Kartaca’yı yerle bir edene kadar kentten ayrılmadılar.

Hannibal BarcaBu yenilgi sonrası kendine karşı yükselen seslere dayanamayan Hannibal, gönüllü olarak sürgüne gitti. Önce Selevkos İmparatorluğu olmak üzere Ermenistan’a ve Bitinya’ya giderek buradaki saraylarda askeri danışmanlık yaptı. Bitinyalı yetkililer onu Romalılar’a teslim etmek istiyorlardı. Bunu anlayınca o dönemlerin bir klasiği olarak yüzüğünde taşıdıgı zehiri içti ve yaşamına son verdi.

Hannibal Barca’nın mezarı nerede?

Hannibal’ın mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Ancak yakın zamanda Gebze’ye su getirme çalışmaları sırasında bulunan bir mezarın Hannibal’a ait olduğu söylenilmektedir. Ölüm yeri olan Gebze’de bulunan Tübitak yerleşkesinde kendi anısına yapılan bir heykel bulunmaktadır. Heykel 1937 yılında Atatürk’ün çabaları sonucu yapılmıştır.

August Landmesser

August Landmesser (D. 24 Mayıs 1910 – Ö. 17 Kasım 1944)

August Landmesser, 1936 yılında Blohm+Voss tersanesinde çalışıyordu. 13 Haziran’da bir savaş gemisinin tanıtımında Nazi selamı vermemiş ve ardından dünya çapında ünlü olmuş fakat çok zor zamanlar yaşamıştır.

August, iş bulma ümidiyle siyasi ve sosyal hayatı tekeline alan Nazi Parti‘sine 1931 yılında girmiş fakat 1935’te Irma Eckler ile nişanlanmasının ardından Irma’nın yahudi olması gerekçesiyle partiden ihraç edilmiştir.

August LandmesserAugust Landmesser ailesinden ayrılıyor

August’un birlikteliği hayatını tamamen değiştirmişti. 29 Ekim 1935 yılında ilk çocuğu Ingrid dünyaya gelmiş ardından 1937’de Landmesser ailesi Danimarka’ya kaçmayı denemişler fakat başarılı olamamış ve August tutuklanmıştır. Tutuklandığı sırada eşi hamileydi. August Landmesser, 1937’de yargılanmış ve “kendi ırkına saygı duymamak”la yargılanmış ve yükümlenmiştir. Irma ise Gestapo (Alman gizli servisi) tarafından Fuhlsbüttel adında hapishaneye gönderilmiştir. Bu sıralarda Irma doğum yapmış ve iki çocuğu birbirinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Ingrid büyük annesi ile birlikte yaşaması izin verilmiş, Irene ise önce yetimhaneye ardından bir ailenin yanına besleme olarak gönderilmiştir. August 19 Ocak 1941 yılında serbest kalmış, bir şirkette ustabaşı olmuştur. 1944 Şubat’ta 999. Fort Piyade Taburu cezaya çarptırmak için taslakta adını geçirmiş ve öldüğü fakat cesedinin bulunamadığı açıklanmıştır. August Landmesser öldürüldüğü düşünülmektedir.

Yıllar sonra kızı Irene Eckler “Die Vormundschaftsakte 1935–1958 : Verfolgung einer Familie wegen ‘Rassenschande'” (“The tutelage file 1935–1958: Persecution of a family for ‘dishonoring the race'”) kitaplarını çıkarmıştır. Bu kitaplarda annesinin yazmış olduğu mektuplar da bulunmaktadır.

Bu yazı Sen de Yolla ile Enes Aydın tarafından gönderilmiştir.

İspanyol Gribi

İspanyol Gribiİspanyol Gribi 1918 ile 1920 yılları süresince, H1N1 virüsünün ölümcül bir çeşidinin neden olduğu grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 2 yıl içerisinde yaklaşık 80 milyon insanın ölümüne sebep olarak, insanlık tarihinin bilinen en büyük salgını olarak akıllara kazınmıştır. İspanyol Gribi’nin en ilginç özelliği, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı gençleri etkilemesidir.

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde tüm dünyaya yayılmıştır. Bir çok tarih adamına göre Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinde ki en önemli faktördür.

İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlaması değildir. Tüm Dünya’da savaş dolayısıyla askeri sansür vardır. Ancak İspanya savaşa katılmadığından dolayı, salgın haberlerini yapan tek ülkeydi. İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni budur.

İspanyol Gribi ilk kez 11 Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde yaşayan bir kişide tespit edilmiştir. Salgın 1918 yılının Sonbahar aylarında tavan yapmış ve tüm Dünya’yı etkisi altına almıştır. Hindistan’da yaklaşık 16 milyon insan bu salgından ölmüştür. Bu rakam o zaman ki Hindistan nufüsunun %5‘idir. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun yaklaşık % 28‘i salgından etkilenmiş ve yaklaşık 600.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Resmi rakamlar olmasa da, Britanya’da 250,000, Fransa’da 400,000 kişinin hayatını kaybettiği söylenmektedir. Fiji Adalarının %15‘i 15 gün içinde İspanyol Gribi’nden ölmüştür.

Rosalia Lombardo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rosalia Lombardo;

Rosalia Lombardo İspanyol Gribi’nin sembolüdür. İtalyan general Mario Lombardo’nun küçük kızı olan Rosalia Lombardo, 1918 yılında doğdu. İspanyol Gribi onu 1920 yılında kurbanları arasına aldı. Acısını azda olsa dindirmek isteyen general Lombardo, kızını mumyalayarak ölümsüzleştirdi. Şuan Palermo’da bir müzede koruma altında bulunmaktadır.

Atatürk İspanyol Gribi Oldu mu?

Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile Samsun’a gitmeden önce salgına yakalandığına dair bir söylenti var. Bu hastalığı yaveri Cevat Abbas Gürer şöyle anlatıyor: “Samsun’a hareket için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Atatürk bir süredir rahatsızdı. Oldukça ciddi bir salgın olan ve herkesin çok korktuğu İspanyol Gribini Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evinde atlatmıştı”

Fikret Mualla;
Cumhuriyet’in ilk kuşak ressamları arasında yer alan Fikret Muallâ, yaşamının çoğunu geçirdiği Paris’te Türk resminin önemli bir temsilcisi olmuş ve yapıtlarıyla buranın sınırsız sanat ortamında kendini kabul ettirmiştir.
Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda, Dünya’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci bir felaket olarak görülen İspanyol gribi Fikret Mualla’nın annesinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu hastalığı annesine bulaştıran kişi olduğu için Fikret Muallâ gelişim çağında sürekli bir suçluluk duygusu yaşamıştır.

Nazım Hikmet;

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol Nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 918’e kadar
yedi bitirdi bizi.

Teşkilat-ı Mahsusa ve Enver Paşa

Teşkilat-ı MahsusaOsmanlı Devleti’nde istihbarat çalışmaları özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru, ayrılıkçı hareketler ve ayaklanmaların yaşanmasıyla birlikte önem kazanmıştır. Osmanlı gibi üç kıtaya yayılmış, çok uluslu bir devletin elbette modern tarzda gizli bir istihbarat örgütüne ihtiyacı vardır.  Balkan Savaşı’nın da getirdiği kötü sonuçlarla birlikte bu durum kaçınılmaz bir hal almıştır. Nihayet 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarfından, devletin birliğini gözetmek, ayrılıkçı hareketlerle mücadele etmek ve özellikle yabancı devletlerin Orta Doğu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla tam da böyle bir örgüt kurulmuştur. Teşkilat-ı Mahsusa adıyla kurulan örgütün ilk başkanı Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri Bey’dir. İkinci başkanı Ali Bey Başhampa ve son başkanı da Hüsamettin Ertürk olarak bilinmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın Görev Sahası

Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Yakın Doğu ve Kafkasya’da görevlendirilmek üzere gerilla tarzı küçük birlikler kurulmuştur. Teşkilatın bu coğrafyadaki önemli faaliyetlerinin arasında, Bingazi’de propaganda çalışmalarına girişen Bingazi milletvekili Yusuf Şetvan Bey ile Esseyid Şerif Ahmed Es Sünusi’nin İstanbul’a bir Alman denizaltısıyla kaçırılması ve İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence‘a (Arabistanlı Lawrence) karşı yapılan hareketler sayılabilir. Kafkasya ise teşkilat tarafından Orta Asya’ya düzenlenecek seferler için bir sıçrama tahtası niteliğindedir. Trabzon ve Artvin kıyılarından Kafkasya içlerine ajanlar sokularak Rusya’nın askeri durumu hakkında bilgi toplanmış ve ayrıca Osmanlı ordusu buraya girdiğinde gerekli yardımın sağlanabilmesi için teşkilatlanma yoluna gidilmiştir.

Kuşçubaşı EşrefOrta Asya’ da yürütülen faaliyetlerin en önemli aktörleri Rauf Bey (Orbay) ve Ömer Naci Bey’dir. İran üzerinden Hindistan ve Afganistan bölgesindeki İngilizlere karşı koymak için giriştikleri hareketler Almanlar tarafından engellenmiştir. Rauf Bey İstanbul’a dönmesi emredilmesine rağmen bazı birlikleri İran’da bırakmıştır. Bu birlik Afganistan’a girmiş, bazı elemanlar ise Hindistan’a geçerek istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. Hindistan’a gidenler arasında, İngiltere’ye karşı propaganda yapmak için görevlendirilen Kuşçubaşı Eşref ve arkadaşları bulunmaktadır. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref’e İstanbul’a dönmesini emretmiştir. Kuşçubaşı daha sonra Arabistan Bölge Sorumlusu olmuştur. Ömer Naci Bey ise emrindeki gönüllü birlikle beraber 12 Ocak 1915 tarihinde Tebriz’ e gitmiş ve burdan Ahraz’a ulaşarak petrol boru hatlarını tahrip etmişlerdir.

Teşkilat-ı Mahsusa, Trakya bölgesinde ise Sırplara ve Yunanlara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. 1913 yılında Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda teşkilatın kurucu subayları önemli rol oynamıştır. Kuşçubaşı Eşref tarafından 1915’de Mısır’ın kanal bölgesindeki çalışmalar da önemli faaliyetler arasındadır.

Teşkilat Kabuk Değiştiriyor

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Ateşkesi ile resmen sona ermişti. İşgalci güçlerin kendilerine karşı önemli ve şiddetli bir mücadele veren Teşkilat-ı Mahsusa’yı cezalandırması tabiki kaçınılmaz bir durumdu. Teşkilatın bu süreci en az zararla kapatması ve bunu için yeniden örgütlenmesi gerekliydi. İttihad ve Terakki Hükumeti’nin önde gelenleri teşkilatın geleceğiyle ilgili önemli kararlar almışlardı. Teşkilatın başına getirilecek olan Hüsamettin Ertürk, 5 Aralık 1918 tarihinde, İttihadçilerin İstanbul’u terketmelerinden bir kaç gün önce, Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında, kendisiyle yaptığı görüşmeyi şöyle aktarır:

Enver Paşa“Şimdiye kadar vekaleten bakmakta olduğun Teşkilat-ı Mahsusa’ya bundan sonra riyaset edeceksiniz… Teşkilat-ı Mahsusa’yı resmen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilat asla ortadan kalkmayacaktır… Teşkilat-ı Mahsusa’nın bundan sonraki ismi “Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı” olacaktır. Muhaberelerimiz hep bu titr üzerine cereyan edecektir. Siz Türkiye’de bu teşkilatın İstanbul Şubesi Reisisiniz. Onu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu teşkilatın heyet-i merkeziyesi Berlin’de toplanacaktır.”

Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı adına yapılan herhangi bir çalışmaya rastlanamamıştır. Enver Paşa ve arkadaşları bir Alman denizaltısıyla yurt dışına çıktıktan sonra Hüsamettin Ertürk,  Bahriye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın isteği doğrultusunda Teşkilat-ı Mahsusa’yı tasfiye etmiştir. Fakat depolardaki silahlar ve cephane Anadolu’ya sevk edilmek üzere saklanmıştır.

Kaynak: