Balon Çocuk: David Phillip Vetter

Balon ÇocukBalon çocuk lakabıyla bilinen David Phillip Vetter 21 Eylül 1971’de Texas’da dünyaya geldi. Onun hayatını anlatmaya başlamadan önce ailesi hakkında biraz bilgi vermeliyim.

Babası David Joseph Vetter ve annesi Carol Ann Vetter’ın 1963 yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ancak ilk çocukları 7 ay sonra öldü. Doktorlar aileye çocuklarının SCID hastalığına yakalandığını söylediler. SCID bağışıklık sistemini hızlı bir şekilde çökerten bir hastalık olduğu için çocuk sadece 7 ay yaşayabilmişti. Doktorlar aileye doğacak erkek çocuklarının %50 ihtimalle SCID hastası olabileceğini söylemişlerdi.

Ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Katherine SCID hastalığını taşımıyordu.

Doktorlar Vetter ailesine bir erkek çocuk yapmaları için ısrarda bulunuyordu. SCID hastalığının tedavisini başka bir şekilde bulamayacaklarını söylüyorlardı. Ancak Vetter ailesi bir çocuklarının daha ölümünü görmek istemiyorlardı.

Doktorların yoğun ısrarlarına dayanamayan Vetter ailesi bir çocuk daha yapmaya karar verdi. Ve Balon Çocuk dünyaya geldi. Herkes onun gerçek adını David Bubble sanıyordu ancak bunun nedeni insanların Vetter ailesini dışlamasını engellemekti.

Doktorlar David Bubble için özel bir steril balon hazırladılar ve onun bu balonun içinde yaşayabileceğini ve bu sürede tedavinin bulunacağını iddaa ediyorlardı. Balon Çocuk dünyaya geldikten sadece 2 dakika sonra bu steril balonun içine girdi. David Katolik Romalı bir papaz tarafından bir damla suyla vaftiz edildi.

Özel bir oda yapıldı

Su, hava, giysi ve gıda bu balonun içine girmeden önce sterilize ediliyordu. Bu balona televizyon ve birkaç oyuncak koyulmuştu.

Balon Çocuk 14 yıl boyunca balonun içinde hiç hasta olmamıştı. Fakat doktorlar herhangi bir tedavi yöntemi bulamamışlardı.

Balon ÇocukDavid’in yaşadığı her an ailesi ve doktorlar için çok büyük bir masraf haline gelmeye başlamıştı. 1.300.000$ harcanmıştı David’in bakımı için. Doktorlar kız kardeşi Katherine’den kemik iliği alarak David’e nakledecekti. Operasyon gayet başarılı geçti. Fakat nakilden sadece 2 gün sonra David ilk kez hasta oldu. ishal, ateş, şiddetli kusma ve bağırsak kanaması başlamıştı.

Balon Çocuk odasından çıkıyor

David Bubble tedavi edilmek üzere 14 yaşında ilk kez o steril odadan çıkarılmak zorundaydı. NASA David için özel bir kıyafet tasarlamıştı. Artık sadece kafası bir balon içinde tutulacaktı David’in.

Fakat David steril odadan çıkarıldıktan sadece 7 gün sonra 22 Şubat 1984’de öldü.

SCID hastalığının tedavisi David öldükten sadece 2 ay sonra bulundu. Virüsün adı Burkitt’s lymphoma’dır.

Atilla Hülagü: Boğazda Yürüyen Adam

Atilla Hülagü her İstanbullu gibi bir boğaz sevdalısıydı. Boğazın eşşiz havasını solumayı herkes gibi severdi. Fakat o İstanbul Boğazı’na sevgisini herkesten farklı bir şekilde göstermek istiyordu.

Leonardo Da Vinci‘nin tasarladığı bir ayakkabıdan haberdar olduktan sonra başlamıştı Atilla Hülagü’nün hikayesi… Bu ayakkabı doğru kullanılırsa suyun üzerinde yürümeni sağlayabiliyordu.

Bu ayakkabı Deniz Subayı olan Atilla Hülagü’nün ilgisini fazlasıyla çekmişti.Farklı bir şeyler yapmak isteyen Atilla Hülagü

Atilla Hülagü

eşinide yanına alarak bir ayakkabı yapımına başlamıştı. Yapacağı şey bir ayakkabıdan çok kayığı andırıyordu. Yapım aşaması bile uzun sürmüştü bu ayakkabının. Tam 2 yıl sürmüştü. Atilla Hülagü ve eşi zorda olsa bu deniz ayakkabısını yapmışlardı.

Atilla Hülagü boğaza ilk adımlarını atıyor

Beylerbeyi Astsubay Okulu’nun önünde deniz ayakkabılarını denemeye başlayan Atilla Hülagü, aylar süren hesaplar ve

çizimler sonucunda kendisini başarıya götürecek ayakkabıları yaptığına ikna olmuştur.

Atilla HülagüVapurların ve boğazın üzerine köprünün gölgesinin bile düşmediği 1963 yılında İstanbullular su üstünde yürüyen bir adam görürler. Balta Limanı’ndan Anadolu Hisarı’na kadar 56 dakika boyunca yürüdü. O gün, kaç insanın ve kaç martının şaşkınlıktan birbiriyle çarpıştığı bilinmemektedir. Evet İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçen ilk kişidir Atilla Hülagü…

İstanbul Boğazı’na olan sevgisini bizim gibi elimize ne gelirse atarak değil, üzerinde yürüyerek göstermiştir. Ancak Atilla Hülagü ismi tarihin bilinmeyen sayfalarında kalmıştır.

Bu konuyla ilgili araştırma yaparken şöyle bir habere rastladım bunu da ek olarak paylaşmak istedim. Ne kadar üzücü bir durumda olduğumuzu, tarihimize nasıl sahip çıktığımızı çok açık bir şekilde gösteren bir haber bu…

SUDA YÜRÜMEK ARTIK MÜMKÜN

Çinli bir lise öğrencisi olan Wang Wenting’in icadı ayakkabı sayesinde artık su üzerinde yürümek mümkün olacak.

Suda yürümekÇin’in Chengdu kentinde yaşayan Wenting’in icadıyla İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçmek isteyenlerin hayalleri gerçek oluyor.  Hem de yorulmadan, ıslanmadan…

Wenting, icadını mümkün olduğunca az enerji harcayarak su üzerinde kalabilen ördeklerden ilham alarak geliştirdiğini söylüyor.

Dört yılda bitirdi

Wenting’in su üzerinde yürüyüşü sağlayan ayakkabılar için farklı malzemeler denemesi ve geliştirme süreci dört yıldan uzun sürmüş.

180 santimetre uzunluğundaki ayakkabılar bir çift ördek yüzgecine benziyor.

Ayakkabılar yaklaşık 500 yuana (yaklaşık 85 TL) mal oluyor.

Wenting, şimdiden bir firmanın kendisine ürünü daha da geliştirme ve pazarlama için teklifte bulunduğunu söylüyor.

Myrtle Corbin: Dört Ayaklı Kadın

Myrtle Corbin, “Dört Ayaklı Kadın” olarak bilinir. Fakat bu lakap biraz yanıltıcıdır. Çünkü 4 ayağın tamamı ona ait değildir. Ortada eteğinden sarkan 2 ayak doğum esnasında ölen ikiz kardeşine aittir.

1868 yılında Lincoln‘de doğmuştur. Çocukluğunun büyük kısmını Blount kasabasında geçirmiştir. 1880’de ki nüfus sayımında bulunmuştu. Daha doğrusu insanların ilgisini çekmişti. Doğum sırasında ölen ikiz kardeşinin sadece belden aşağısı gelişmiş ve ilginç bir şekilde Myrtle’in vücuduna yapışık bir şekilde kalmıştır.

Myrtle CorbinAyakları kontrol etmek istemişti

Myrtle bu ikiz kardeşine ait olan ayakları kontrol edebiliyordu. Bu ayakları kontrol edebilmek için çok uğraşan Myrtle, onları yürümek içinde kullanmak istemişti. Ancak bunu başaramamıştı. Yani Dört Ayaklı Kadın sadece 2 ayağını yürümek için kullanabiliyordu.

Bir iş adamı olan P.T Barnum, Myrtle’ı görünce hemen onu sirklerinde çalıştırmak istedi. Onun popüler olması yapabileceği şovlara bağlıydı. Myrtle bu şovlar için kendi giyimine uygun çorapları ve ayakkabıları ikiz kardeşinin ayaklarına giydiriyordu ve bu onun daha da olağanüstü gözükmesini sağlıyordu. Myrtle kısa zamanda çok popüler olmuştu. Haftalık 450$ civarında para kazanmaya başlamıştı.

Myrtle Corbin

Myrtle Curbin tıpçılar tarafından araştırılmak isteniyor

Myrtle 19 yaşındayken Dr.Clintonn Bicknell ile evlendi. Asıl ilginçlik bundan sonra başlamıştı. Myrtle’in ikiz kardeşininde rahmi vardı. Yani Myrtle iki vajinası vardı. Dr.Bicknell bunu diğer doktor arkadaşlarıyla paylaşmak ister ama kararsızdır. Bu durum Myrtle’yı rahatsız edebilirdi.

Dr.Bicknell bunu yakın arkadaşları George M. Gould ve Walter L. Pyle ile paylaşır. Onlarda bunun hakkında araştırma yapmak istemişti. Ancak Myrtle başta buna karşı çıkmıştı. Fakat Dr.Bicknell’in iknaları sonucunda araştırmaya izin vermiştir. İki araştırmacı çok ilginç bir gerçeği ortaya çıkardı. Her iki rahmide adet dönemi geçiyordu. Yani bu iki rahimdende çocuk sahibi olabileceğini gösteriyordu.

Myrtle Curbin’ın 5 çocuğu vardı. Söylentilere göre 3’ü kendi rahminden, diğer 2’side kız kardeşinin rahminden dünyaya gelmiştir.

 

Yerebatan Sarnıcı: Medusa Efsanesi

Yerebatan Sarnıcı 532 yılında İmparator Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Stoa Bazilikası‘nın altında bulunduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.

Rivayete göre, üzerinde gözyaşına benzer şekillerin bulunmasının nedeni Büyük Bazilika’nınYerebatan Sarnıcı - Gözyaşı Sütunu yapımında ölen yüzlerce köledir. Sarnıcın orta kısmına geçtikten sonra, güneybatı duvarında yaklaşık 40×30 metre ebatlarında düzensiz bir çıkıntı halinde görülen kısım ağırlığı taşıyabilmesi için geçmiş yüzyıllarda yapılan onarım çalışmaları sırasında örülen duvarlardır. En geniş tarafında 9 sütun, en dar tarafında ise 2 sütun olmak üzere toplam 40 sütun bu duvarların arka bölümünde kaldığı için görülmemektedir.

Yerenbatan Sarnıcı‘ nın kuzeybatı ucundaki iki sütunun altında ise iki Medusa başı Roma Çağı heykel sanatının şaheser örnekleri bulunmaktadır. Ziyaretçilerin hayretler içerisinde seyrettikleri IV.yy. ait bu başların buraya nasıl getirildiği konusunda net bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak Genc Roma Çağı‘na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildiği sanılmaktadır.

Medusa BaşıMedusa’nın Laneti

Medusa‘yla ilgili mitolojiye ait birçok söylenti bu yapının dahada efsaneleşmesini sağlamıştır. Rivayete göre Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üc kız kardeşten yalnızca Yılan Başlı Medusa olumludur. Ve gözlerine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. Medusa başının o dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla buraya konulduğu sanılmaktadır.

Bir başka rivayette ise Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile kendini çok beğenen bir kızdır. Medusa, Tanrı Zeus’un oğlu Perseus‘a aşıktır. Tanrıça Athene’de Perseus’a aşıktır ve Medusa‘yı çok kıskanmaktadır. Bu kıskançlıktan dolayı, Athene Medusa’nın saçlarını korkunc yılanlar biçimine sokar. Ve Medusa’nın gözlerine bakan kişi anında taş kesilir. Perseus Medusa’nın büyülendiğini düşünerek başını keser ve kesik başı eline alarak savaşlara katılır. Medusa’nın gözlerini gören herkes taş kesildiği için Perseus bu sayede birçok savaş kazanır.Bunun üzerine Medusa’nın eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlendiği söylenmektedir.

Diğer bir rivayete göre ise Medusa kendisini Perseus’un kılıcında görmüş ve taş kesilmiştir. Bunun icin buradaki heykeli yapan heykeltras ışığın yansıma pozisyonlarına göre Medusa’yı normal, ters ve yan olmak üzere üç ayrı pozisyonda yapmıştır. Normal pozisyonda çalışılmış olan Medusa başı Didim’den getirilmiştir.

Yerebatan SarniciYerebatan Sarnıcı’nın inşası ve özellikleri

İnşasında 7.000 kölenin çalıştığı sanılmaktadır. Sarnıç suyu imparator Valens’in yaptırdığı 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile imparator Justinianus’un yaptırdığı 115.45 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri’yle şehre yaklaşık 20km. mesafede bulunan Belgrat ormanlarındaki Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı’nda ki sütunların büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavus Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Bu sütun Bizans devrinde “Farum Tauri” denilen bugünkü Beyazıt meydanında kalıntıları bulunan IV. yy. zamanına ait büyük Theodesiusun (379-395) zafer takındaki sütunların benzeridir.

  • Sarnıç, 140×70 metrelik dikdörtgen şeklindeki bir alanı kapsayan büyük bir yapıdır.
  • 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde 9’ar metre yüksekliğinde tam 336 sütun vardır. Birbirine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane 12 sıra meydana getirirler.
  • Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlatmakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemektedir.
  • Bu sütunların üst kısımları yer yer farklı özellikler taşır. Kimisi Corinth üslubunu yansıtırken kimiside Dor üslübunu yansıtmaktadır.
  • Yerebatan Sarnıcı’nın tuğladan örülmüş, 4.80 metre genişliğindeki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiştir.
  • Toplam 9.800 metre karelik bir alanda bulunan bu sarnıç yaklaşık olarak 100.000 ton su depolayabilmektedir.

Yerebatan SarnıcıYerebatan Sarnıcı’nın Osmanlıların eline geçişi ve kullanımı

Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından 1453 yılında fethedilmesinin ardından bir müddet daha kullanılmıştır. Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su aktarılmıştır. Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlılar’ın şehirde kendi su tesislerini kurduktan sonra kullanmamıştır.

1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedilmiştir. Basilika Sarnıcı kurulduğundan günümüze kadar çeşitli onarımlardan geçmiştir.

  • Osmanlı imparatorluğu döneminde iki defa restore edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yy.’ da III. Ahmet zamanında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır.
  • 19. yy.’da ikinci büyük onarım Sultan II. Abdülhamit zamanındadır.
  • Cumhuriyet dönemindeki en büyük onarım 1985 yılında İstanbul Belediyesi tarafından başlatılmıştır.
  • İçerisindeki 50.000 ton çamurun çıkartılması ve gezi platformunun yapılmasıyla birlikte 9 Eylül 1987 yılında tamamlanmış ve tekrar ziyarete açılmıştır.

Romalıların Korkulu Rüyası: Hannibal Barca

Hannibal Barca, M.Ö 800lü yıllarda Kartaca’da (şuan ki Tunus’da) kurulan Fenike kolonisinin unutamayacağı bir liderdi.

Hannibal BarcaKartaca’yla alakalı bilgi bulunan kaynaklar, Romalı ve Yunanlı tarihçilerin çalışmalarından ibarettir. Kartacalıların papirüs kullanmaları ve papirüsün zaman içinde bozulması nediyle, Kartaca’yla ilgili yazılı kaynaklar günümüzde çok sınırlıdır. Antik Yunan ve Romalıların, Kartaca ile sürekli rekabet içinde olmasının nedeni Akdeniz ticareti’dir. Bu sebebten yazılı kaynakların önyargılı bir biçimde yazılmış olması muhtemeldir.

Kartacalı general Hamilcar Barca’ın oğlu olan Hannibal, henüz küçük yaşlarda olmasına rağmen babasının isteğiyle, Roma’ya karşı her zaman kin duyacağına dair babasına söz verdi. Bir süre sonra babasını kaybetti. Eniştesinin yardımı ve aracılığıyla asker oldu.

Hannibal Barca; gelmiş geçmiş en büyük askeri zekalardan biridir. Hannibal, Scipio ve Philopoemen ile birlikte o dönemin en ünlü üç generalinden biriydi. Hannibal’a göre, tarihin en büyük generali Büyük İskender‘dir. İkinci olarak Pyrrhus’u gösterir, kendisini de üçüncü sıraya koyar. Tarihçi Theodore Ayrault Dodge Hannibal’a “Stratejinin Babası” der ve en büyük düşmanı olan Roma’nın onu yine kendi taktikleriyle devirdiğini belirtir.

Roma’nın en büyük düşmanı olarak 2. Pön Savaşı’ndaki başarılarıyla nam salmıştır. Filleri de kattığı ordusuyla İber Yarımadası, Pireneler ve Alpler’den Kuzey İtalya’ya kadar ulaşmış ve Romalıları önemli savaşlarda alt ederek, Roma’nın askeri gücünü yitirmesini sağlamış, ancak daha sonra Spartaküs gibi Roma’yı ele geçirmemiştir. Gerek Kartacalıların yönetici sınıfının zayıf olması gerek Roma senatosunun inatçı tavrı, Hannibal’ın Roma’yı tamamen ortadan kaldırılabilmesine engel olmuştu.

Daha sonra Romalılar Kartaca’ya saldırdı. Hannibal Barca Romalılarla son kez savaştı ve yenildi. Kartaca ordusu, Romalılar tarafından büyük bir hezimete uğratıldı. Romalılar Kartaca’yı yerle bir edene kadar kentten ayrılmadılar.

Hannibal BarcaBu yenilgi sonrası kendine karşı yükselen seslere dayanamayan Hannibal, gönüllü olarak sürgüne gitti. Önce Selevkos İmparatorluğu olmak üzere Ermenistan’a ve Bitinya’ya giderek buradaki saraylarda askeri danışmanlık yaptı. Bitinyalı yetkililer onu Romalılar’a teslim etmek istiyorlardı. Bunu anlayınca o dönemlerin bir klasiği olarak yüzüğünde taşıdıgı zehiri içti ve yaşamına son verdi.

Hannibal Barca’nın mezarı nerede?

Hannibal’ın mezarının nerede olduğu bilinmemektedir. Ancak yakın zamanda Gebze’ye su getirme çalışmaları sırasında bulunan bir mezarın Hannibal’a ait olduğu söylenilmektedir. Ölüm yeri olan Gebze’de bulunan Tübitak yerleşkesinde kendi anısına yapılan bir heykel bulunmaktadır. Heykel 1937 yılında Atatürk’ün çabaları sonucu yapılmıştır.

İspanyol Gribi

İspanyol Gribiİspanyol Gribi 1918 ile 1920 yılları süresince, H1N1 virüsünün ölümcül bir çeşidinin neden olduğu grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 2 yıl içerisinde yaklaşık 80 milyon insanın ölümüne sebep olarak, insanlık tarihinin bilinen en büyük salgını olarak akıllara kazınmıştır. İspanyol Gribi’nin en ilginç özelliği, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı gençleri etkilemesidir.

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde tüm dünyaya yayılmıştır. Bir çok tarih adamına göre Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinde ki en önemli faktördür.

İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlaması değildir. Tüm Dünya’da savaş dolayısıyla askeri sansür vardır. Ancak İspanya savaşa katılmadığından dolayı, salgın haberlerini yapan tek ülkeydi. İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni budur.

İspanyol Gribi ilk kez 11 Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde yaşayan bir kişide tespit edilmiştir. Salgın 1918 yılının Sonbahar aylarında tavan yapmış ve tüm Dünya’yı etkisi altına almıştır. Hindistan’da yaklaşık 16 milyon insan bu salgından ölmüştür. Bu rakam o zaman ki Hindistan nufüsunun %5‘idir. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun yaklaşık % 28‘i salgından etkilenmiş ve yaklaşık 600.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Resmi rakamlar olmasa da, Britanya’da 250,000, Fransa’da 400,000 kişinin hayatını kaybettiği söylenmektedir. Fiji Adalarının %15‘i 15 gün içinde İspanyol Gribi’nden ölmüştür.

Rosalia Lombardo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rosalia Lombardo;

Rosalia Lombardo İspanyol Gribi’nin sembolüdür. İtalyan general Mario Lombardo’nun küçük kızı olan Rosalia Lombardo, 1918 yılında doğdu. İspanyol Gribi onu 1920 yılında kurbanları arasına aldı. Acısını azda olsa dindirmek isteyen general Lombardo, kızını mumyalayarak ölümsüzleştirdi. Şuan Palermo’da bir müzede koruma altında bulunmaktadır.

Atatürk İspanyol Gribi Oldu mu?

Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile Samsun’a gitmeden önce salgına yakalandığına dair bir söylenti var. Bu hastalığı yaveri Cevat Abbas Gürer şöyle anlatıyor: “Samsun’a hareket için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Atatürk bir süredir rahatsızdı. Oldukça ciddi bir salgın olan ve herkesin çok korktuğu İspanyol Gribini Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evinde atlatmıştı”

Fikret Mualla;
Cumhuriyet’in ilk kuşak ressamları arasında yer alan Fikret Muallâ, yaşamının çoğunu geçirdiği Paris’te Türk resminin önemli bir temsilcisi olmuş ve yapıtlarıyla buranın sınırsız sanat ortamında kendini kabul ettirmiştir.
Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda, Dünya’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci bir felaket olarak görülen İspanyol gribi Fikret Mualla’nın annesinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu hastalığı annesine bulaştıran kişi olduğu için Fikret Muallâ gelişim çağında sürekli bir suçluluk duygusu yaşamıştır.

Nazım Hikmet;

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol Nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 918’e kadar
yedi bitirdi bizi.