Şemsi Paşa’nın Kuşkonmaz Camii

 
Kuşkonmaz CamiiHer gün, 5 vakit, insanlarla dolup taşan camilerin gerçekte öyle müdavimleri vardır ki hemen hemen günün her vakti etrafta onları görmek mümkündür. Kuşlardan bahsediyorum, özellikle de güvercinler. Camilerin, kimseye zararı olmayan bu sakinleri, insanlarla gayet uyum içinde yaşarlar. Çocuklar, onlara yem atmaktan, peşlerinden koşmaktan büyük keyif duyarlar. Sadece çocuklar değil, genç, yaşlı herkes için bir eğlence kaynağıdır bu şirin mahluklar. Bunun en güzel örneği de şüphesiz Eminönü’ndeki Yeni Cami’dir. Caminin kubbesinde, minaresinde, pencerelerinde, merdivenlerinde, avlusunda… her yerdedir kuşlar. Bir tarafta yem satanlar, bir tarafta kuşları besleyenler, koşuşturan çocuklar, uçuşan kuşlar…

Görüldüğü gibi kuşların keyfi pek bir yerinde. Peki ya camiler? Onlar için aynı mutluluğun söz konusu olduğunu söylemek bence biraz zor. Hatta şikayetçi olduklarını bile söylesem yersiz olmaz. Haksız da sayılmazlar hani. Bu şirin yaratıkların temizlik konusunda pek de titiz olmadıkları ortada. Sanıyorum, biri hariç bu tüm camilerin muzdarip olduğu bir dert. Bu yegane cami ise Üsküdar’daki Şemsi Paşa Camii. Kuşların uğramadığı tek cami. Hal böyle olunca kuşların pislemesinden de yakasını kurtarmış oluyor. Kuşlar öylesine uzak duruyorlar ki cami, halk arasında Kuşkonmaz Camii diye anılıyor. Peki ama neden? Kuşların bu camiyle ne alıp veremediği var? İşte Kuşkonmaz Camii hikayesi burada başlıyor.

Rivayet olunur ki; III. Murat’ın sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa bir cami yaptırır. Tabi kuşlar bu camiyi de tüm diğerleri gibi yalnız bırakmazlar ve haliyle de pislerler. Şemsi Paşa da bunu alay konusu edip: “Sokullu, yaptırdığın camiye kuşlar pislermiş.” diyerek Sokullu’ya sataşır. Sokullu ise tüm ağırbaşlılığıyla: “Allah’ın yarattığı mahluk işte, açıkta olan her yere pislemesi mümkündür” der. Şemsi Paşa’nın bu alaycı tavrının altında siyasi çekişmeler yer almaktadır aslında.

“Şemsi Paşa, Sokullunun sadrazamlığında, II. vezir olarak görev yapmaktaydı. Bu sırada III. vezir olan Piyale Paşa, padişahın kız kardeşiyle evlenince, II. vezirliğe yükseltildi. Tabi Şemsi Paşa da III. vezirliğe düşürüldü. Bu durum üzerine Sokullu Mehmed Paşa ile tartışmaya tutuşan Şemsi Paşa, yine Sokullu tarafından bu görevden alındı. Şemsi Paşa şanslıydı. Bir zaman sonra Sokullu Paşa, çevresindekilerin (Şemsi Paşa’ya yakın kişiler) ısrarı ve ricası ile Şemsi Paşa’yı tekrar göreve aldı. Ardından Piyale Paşa’nın vefatı ve Sokullu’nun suikaste kurban gitmesiyle birlikte Şemsi Paşa sadrazam oldu.”

Kuşkonmaz CamiiGün gelir, Şemsi Paşa da bir cami yaptırmak ister, ister ya o zaman da Sokullu’ya söyledikleri gelir aklına. Düşünür, düşünür… Sonunda çareyi bir tek kişide bulacağını anlar ve Mimar Sinan‘a gider. Durumu anlatır ve “Senden öyle bir yere cami yapmanı istiyorum ki üstüne kuşlar pislemesin” der. Sinan bir müddet düşündükten sonra, bunun mümkün olduğunu söyler ve işe koyulur. Gerçekten de camiyi öyle bir yere yapar ki, kuşların konması bir yana etafında uçmaları bile çok zordur. Zira camiyi Karadeniz’den ve Marmara’dan esen rüzgarların kesiştiği bir noktaya inşa etmiştir Mimar Sinan. Böylece ters rüzgarlar kuşların camiye konmasına engel olur. Caminin minaresini ise rüzgara göre özel konumlandırmıştır. Rüzgarlar dövdükçe, minareden çıkan uğultular kuşları kaçırmaya yarar.

İşte bu sebepten Üsküdar’daki caminin adı aslında Şemsi Ahmet Paşa olmasına rağmen halk arasında Kuşkonmaz Camii olarak bilinir. Eğer Kuşkonmaz Camii’ne gelirseniz siz de burda oluşan ters rüzgarı ve dalgaların şiddetini kolayca fark edebilirsiniz. Mimar Sinan’ın eşsiz eserlerinden biri olan cami aynı zamanda Şemsi Paşa’nın da ebedi istirahatgahıdır.

Taksim Gezi Parkı Hakkındaki Yalan Haberler

 

Taksim Gezi Parkı olay videoları: http://derlerki.com/taksim-gezi-parki-olaylari-video-arsivi/
Sosyal Medya’da çıkan yalan haberler: http://derlerki.com/taksim-gezi-parki-olaylari-ile-ilgili-yalan-haberler/
Taksim Gezi Parkı olay fotoğrafları: http://derlerki.com/taksim-olaylari-fotograf-video-arsivi-guncel/

 

İşte Taksim Gezi Parkı olayları hakkında sosyal medyada çıkan, aslı olmayan haberler;

1) Bülent Arınç’ın oğlu gezi parkına açılacak olan AVM’ye ortak

Bu iftira çıktıktan sonra açıklamalar geldi bu olayın aslı yok.

2) Panzerle ezilen genç resmi

En çok tepki çeken fotoğraflardan. Olayın aslı yabancı bir ülkede bot motorundan yaralanan bir kişi.

3) Sosyal medyalara erişim engellendi

Bu bir yalandı. Hatta en ufak bir Facebook, Twitter kesintisinde herkes galeyana geldi. Türkiye daha o kadar düşmedi merak etmeyin. Belirtmek gerekir ki ufak bir yavaşlama söz konusu. Ayrıca Taksim’de 3G bağlantısının kesildiği doğru.

4) Binlerce polis istifa etti

Gelen sayılar abartıydı. Gerçek sayılar bir kaç kişiden ibaret.

5) İstanbul Emniyet Müdürü görevden alındı

Ntv sondakika adıyla açılmış bir fake hesabın uydurmasıydı.

6) Polisin gerçek mermi kullanması

Böyle bir durum olursa ismi katliam diye adlandırılır ki mümkün değildir. Fakat plastik mermi kullanıldığı gerçektir.

7) Videodaki Kerem Can Karakaş’ın ölmesi

Videodaki cesaretli eylemci yaşıyor. İsmi Kerem Can Karakaş değil. Kerem Can daha önce trafik kazasında ölen bir kişi. Kayıtlara bakabilirsiniz.

8) Köpeğe biber gazı sıkan polis

Bu foto daha önce de vardı şu günlerde çok paylaşıldı. Fotoğraftaki kişiler İtalyan polisi. Provakatörlerimiz tarafından fotomontajlanmış.

9) Çarşı grubunun bir tomayı ele geçirmesi

Habere göre çarşı grubu TOMA’yı ele geçirip polisleri kovalamış. Bu da yalan haberlerden biriydi.

10) Polislerin ilaçlı suyla göstericileri bayıltması

Taksim Gezi Parkı olaylarıyla ilgili gerçekten gülünecek bir haberdi. Fakat paylaşım sayısı on binleri geçti.

11) Haber kanallarının fake hesabı

Birçok haber kanalının fake hesabı açıldı. Provoke edici söylemleri anında yayıldı. Takipçileri 300’ü geçmezken rt sayıları 10 binlere ulaştı.

12) Eylem 48 saat daha devam ederse Anayasa Mahkemesi hükümeti düşürülebilir

Hiç bir ülkede böyle bir yasa mümkün değildir. Eylemin daha uzun sürmesi için uydurulmuştur. Muhalefet hükümetin istifasını istese dahi, hükümetin düşürülmesi söz konusu değildir.

13) Eylemlerde Portakal Gazı Kullanıldı

Portakal gazı Birleşmiş Milletler tarafından yasaklanmış, zararları büyük bir kimyasal silahtır. Topluma müdahale için böyle bir gazı kullanmak cinayettir, kimse göze alamaz. CNN tarafından doğrulandı diyenler vardı. Ireport olarak CNN’in sitesinde yayınlandı fakat, Ireport’lar normal kişiler tarafından yayınlanır.
CNN PRODUCER NOTE’u okumanızı tavsiye ederim. Beşiktaş’ta kullanılan biber gazından farklı görülen turuncu gaz biber gazının ağırlaştırılmış halidir.

14)Beyaz Show

Beyaz Taksim Gezi Parkı eylemine gittiği için kanal tarafından sözleşmesi iptal edilerek tümden yayından kaldırıldığı söylendi. Beyaz Show sadece bu haftalığına iptal edilmiştir. Millet kan ağlarken programı yapması düşünülemezdi zaten.

15) Eylemcilerin köprüden geçiş fotoğrafı yerine 2012 maraton fotoğrafının paylaşılması

16) Cnn International’ın; Cnn Türk’ün duyarsız kalıp direniş haberlerini vermediği için isim hakkını fesh etmesi

Resmi hiç bir yerde böyle bir açıklama yok. CNN Türk’te çalışan tanıdıklarım da böyle bir şeyin olmadığını söylediler.

17) Eylemciler Başörtülü Bayanlara Saldırdı

Bu da yayılan haberler arasındaydı. Fakat provokatörler her iki tarafı da karıştırmaya çalışıyor. Hükümet yanlılarının da arasındalar. Kaldı ki; direnişçiler arasında azımsanamayacak kadar başörtülü kişi vardı, bugün hiç bir sorun yaşanmadı.

18) Ulusal TV spikerinin ‘3-5 kişi de ölse iyi olacaktı’ sözleri

Twitter’de bazı gazetecilerin resmi hesaplarında yayılan bu bilgi teyit edilemedi ve Haber7.com da dahil olmak üzere birçok haber sitesinde kullanılan bu iddia daha sonra kaldırıldı.

19) Camide Bira İçildi/Polis Camiye Biber Gazıyla Müdehale Etti

Konuyla ilgili açıklama yapan Bezm-i Alem Valide Sultan Camii müezzini Fuat Hoca, “Burada içki içilmedi. Eylemciler buraya sığındıktan sonra içki içen görselerdi zaten kendileri dışarı atardı” dedi.                                                                            “Herkes ayakkabısını bile çıkararak içeri girdi” diyen müezzin, polisin camiye gaz sıktığı iddialarının da doğru olmadığını söyledi.

 

 

Kaynak: Fatih ÇİPİL

Taksim Topçu Kışlası – Taksim Gezi Parkı

Topçu KışlasıCumhuriyet’in ilanından sonraki İstanbul ve Taksim bölgesi ‘terk edilmiş, sahiplenilmemiş, harabe’ bir şehir görüntüsü vermekteydi. Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edebilecek ve kadim bir şehre yakışır nitelikte İstanbul’un yeniden imar edilmesi için 1938’de çalışmalara başlandı. Doktor olan, yurt dışında da görevlerde bulunan dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar doğu ve batı şehirlerini çok iyi tanıyan, idealist birisiydi. Kırdar öncelikle Taksim bölgesinde bazı düzenlemelere gitti. Sultan Abdülmecid döneminde yapılan, 1860-1908 yılları arasında 1. Topçu Alayı Kışlası olarak bilfiil kullanılan ve 1938’de yıkımına karar verilen Topçu Kışlası ve Taksim civarı hakkında sanat tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu şöyle demektedir:

‘İstanbulluların gitmeye korktuğu Taksim bölgesi, 1920’den itibaren çekim merkezi oluyor, dönemin gökdelenleri denilebilecek 6 katlı apartmanlar inşa edilmeye başlanıyor ve kentin elit kesimi yaşamaya başlıyor. Bu çekim alanı karşısında Topçu Kışlası’nın vaziyeti ve etrafındaki eklentiler, ciddi bir sıkıntı doğuruyor. Kışla ayrıca eroin ticareti ve afyon işlenmesi için kullanılmış. Burası, 1933’e kadar devletin gözetiminde ve devlete gelir sağlayacak bir unsur olarak, hem Türkiye’de yetiştirilen afyonun işlendiği hem de İran üzerinden Afganistan’dan gelen eroin ve afyonun Kasımpaşa’dan gemilere yüklenerek Avrupa’ya ve Amerika’ya yönlendirildiği yer. Eroin işlenmesi, Milletler Cemiyeti’nin notaları ve baskıları sonucunda 1933’te yasaklanmış ama 1937’ye kadar gayri resmi devam etmiş. Kışlada, 2.Abdülhamid’i tahttan indirmek için 24-25 Nisan 1908’de yaşanan ve tarihe 31 Mart Vakası olarak geçen olaylarda birçok masum asker katledilmiş. Kışla, İstanbul’un işgali yıllarında da işgal kuvvetleri tarafından kullanılmış. Kışla, Anadolu’da bağımsızlık savaşı veren ordumuza ve halkımıza yardımcı olanların tutuklanıp getirildiği ve işkence görüldüğü bir yer. Bu nedenle eski İstanbullular buraya pek iyi gözle bakmazlardı. Hatta yaşlı insanlar o dönemde önünden geçerken şehit edilenler için bir Fatiha, üç İhlas suresi okurdu.’Topçu Kışlası

Yapılması Planlanan Asıl Gezi Parkı

Göncüoğlu, bunların hiç birinin hatırlanmaması için 1938 yılında Topçu Kışlası’nın yıkılmasına karar verildiğini ve 1939’dan itibaren buna başlandığını belirterek, yerine de Paris’teki örnekleri gibi Gezi Parkı yapılmasının  kararlaştırıldığını söylemektedir. Yanında birçok basket sahasının olacağı, birçok spor tesisleri, dağcılık kulüplerinin yer aldığı büyük bir parkın uzandığı Gezi Parkı, bugünkü ile sınırlı değildir. Gezi Parkı, bugünkü Ceylan ve Hilton otellerinin olduğu alanlarda dahil olmak üzere Harbiye’deki park alanına ve Dolmabahçe’nin sırtlarındaki alana kadar uzanan bir bütün olarak tasavvur edilmişti. Burası İstanbullular için önemli bir teras alanıydı. Göncüoğlu, ‘yapılan güzellikleri dejenere etme noktasında gerçekten bir numarayız, o güzelim parkı bugün güdük ve anlamsız bir Taksim Meydanı ve parkı haline dönüştürmüş haldeyiz’ diye konuştu.

Topçu Kışlası Stadyum Olarak Hizmet Veriyor

Topçu Kışlası’nın iç avlusunun, o dönemde bir spor dergisi yayımlayan Çelebizade Said Tevfik Bey’in önerisi üzerine 1920’den itibaren stadyum haline getirildiğini belirten Göncüoğlu, şunları kaydetti: ‘Taksim Stadyumu, 18 yıl İstanbul sporuna hizmet etmiştir. Türk Milli Futbol Takımı ilk maçını 26 Ekim 1923’te Romanya’ya karşı bu stadyumda oynamıştır. Maç 2-2 berabere sonuçlanmıştır. Güreşte ilk milli karşılaşma olan Balkan Güreş Şampiyonası, atletizmde ilk milli karşılaşma Balkan Atletizm Şampiyonası, bisiklette ilk milli karşılaşma Türkiye-Bulgaristan müsabakası ve binicilikte ilk milli müsabaka Türk-Bulgar milli konkurhipikleri burada yapılmıştır. 1923 ile 1936 yılları arasında Türkiye Milli Futbol Takımı’nın 9 maçına ev sahipliği yapan eski kışla binası, futbolun dışında güreş, atletizm ve bisiklet yarışlarının da düzenlendiği yer olmuştur. Taksim Stadyumu, yaklaşık 8 bin kişi alabiliyordu. Türk futbol tarihinde ilk gece maçı 9 Eylül 1933’te saat 21.00’de burada oynanmıştı. Fenerbahçe-Beyoğluspor arasındaki karşılaşmayı, saha kenarına dikilen direkler arasında sallandırılan donanma ampulleri aydınlatıyordu. Fenerbahçe’nin 4-2 kazandığı maçta ilk golü Fenerbahçeli sağ açık Küçük Fikret (Kırcan) atmıştır. En keskin gözlerin bile zor gördüğü bu gece maçının ilginç yanlarından birisi de Fenerbahçe takımında hayli miyop olduğu halde gözlüksüz oynayan üç futbolcunun bulunmasıydı. Bu futbolcular Şevket Soley, Fikret Arıcan ve Orhan Menemencioğlu’ydu.’Topçu Kışlası

Sanat tarihçisi Süleyman Faruk Göncüoğlu, Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilecek olmasını da şöyle değerlendirdi:
‘2. Abdülhamid’in çok güzel bir sözü vardır; ‘Tarih tekerrürden ibaret değil, olaylar tekerrürden ibarettir.’ Tarihi yapılarımızın tamamının restore edilmesi esasında mantıki bir olay değildir. Çünkü tarih bir noktada yaşanmış ve bitmiştir. Siz bundan bir övünç kaynağı ele alabilirsiniz, bundan yola çıkarak, geleceğinizi planlayabilirsiniz ama tarihi mirasın tamamını, her şeyini yeniden ayağa kaldırmak bir noktada anlamsızlaşır ve bunun duygusal bağı da kopmuş olur. Nasıl insanlar doğar, gelişir ölür ve miadını tamamlarsa, aynı şekilde tarihi  unsurlar da bir noktada kendini tamamladıktan sonra yeniden canlandırılmasının çok büyük bir önemi yoktur. Arkeolojik kalıntıların, sütunlar ve kaidelerin ayağa kaldırılması görsel hafızamız için çok önemlidir. Ama yok olmuş, ortadan kaldırılmış, herhangi bir şekilde var olmayan bir eserin yeniden ortaya çıkarılması, tarihi misyon olarak ne kadar etkindir? Onu tartışacağız.’

 

Yavuz Sultan Selim ve Kerameti: Sin Şın

Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethetmek üzere yola çıktığında, Şam’da konakladığı sıralarda bi hayli düşünceliydi. Çünkü bu büyük seferde ordunun bir çok ihtiyacı vardı ancak tüm bunları karşılayacak parayı bulmak sıkıntı yaratıyordu. O günlerde, ünlü alim Şeyh Muhyiddin Arabi‘nin kitaplarını okuyan Sultan, Şeyh’in kabrini de ziyaret edip ruhu için dua etmek istedi. Şam halkı kabrin yerini bilmiyordu. İki gün bu konu araştırıldı ve tellallar bilenin ödüllendirileceğini halka duyurdular. Kimse çıkmadı. Yalnızca dağda koyun otlatan bir çoban geldi:

Yavuz Sultan Selim“Efendim, Kaysun Dağı’nın yamacında bir yer biliyorum; oradan ne koyunların birisi bir ot yer ne de oraya bir hayvan basar. Oranın otları kendi halinde büyür ve zamanı gelince de kurur gider. Zannım o ki aradığınız yer orasıdır.”

Yavuz Sultan Selim ile Muhyiddin Arabi’nin Buluşması

Çobanın tahmini doğru çıktı. Kazılan yerde Şeyh’in cesedi hiç çürümeden durmaktaydı.  Yavuz Sultan Selim onun için bir türbe yaptırdı ve defin işlemini bizzat kendisi takip etti. Defin bitince Şam halkının Şeyh hakkında bildiklerini öğrenmek istedi. İleri gelenlerden bazı alimler ve güngörmüş kişileri huzuruna çağırdılar. Onlar da kendilerine intikal eden bir rivayeti sanki ağız birliği etmişçesine anlattılar. Meğer vakt-i zamanında Şeyh, Şam halkının maddeye düşkünlüğünden yakınarak onlara nasihat etmiş, sonunda da ses tonunu yükseltip ayağını yere vura vura “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır!” diye haykırmış. Halk bu söz ile kendi inançlarına hakaret edildiğini, kendilerinin Allah’a taptıklarını, Şeyh’in bu sözüyle küfre girdiğini iddia ederek kadılara şikayet etmişler ve onlar da Şeyh’in cezalandırılmasına hükmetmişler. Şeyh’in haksız yere eza cefa çekmesine gönlü razı olmayan dostlarından biri Muhyiddin’e gelip “Neden sözünden dönmüyorsun, neden sır gibi davranıyorsun?” diye sorunca da o acı bir tebessüm ile “İza dahale’s-Sin ila’ş-Şın zahira sırri!” demiş. Sultan bunu duyunca çok şaşırdı. Bu söz, “Sin Şın’a girince sırrım anlaşılır!” demeye geliyordu. Sultan bu sefer Şeyh’in bu sözü tam olarak nerede söylediğini araştırttı. Aradan 300 yıla yakın zaman geçmiş, yalnızca bir kişi yeri tahminen bilebildi. Sultan bizzat oraya kadar gitti. Yüksekçe bir tepe olduğu görüldü. Sultan tepeyi kazmalarını emretti. Çok geçmeden kazılan yerden bir küp altın çıktı. Sonra Yavuz Sultan Selim şöyle söyledi:
“Peygamberimiz, zamanın küfür meclislerine binaen ‘Dininiz paranız, kıbleniz kadınlarınız.’ buyurmadı mı? Muhyiddin Arabi de buna dayanarak, taptığınız ayağımın altında demekle, benim ayağımın altında altın var demek istemiş ama o zaman bunu kimse anlayamamış ve Şeyh-i Ekber’i haksız yere idam etmişler.”
Şam halkı günlerce bu hadiseyi konuştu ve Sultan’ın kerametine inandılar. Çünkü Sin, Selim adının ilk harfi, Şın da Şam adının ilk harfiydi. Sin’in Şın’a girmesi gerçekleşmişti. Halk bu keramete büyük bir uğur telakki edip Sultan ve ordusuna hizmet için canla başla yarıştılar, Şeyh’in altınlarını akçeye çevirdiler. Böylece ordunun parası bulundu ve kararlaştırılandan üç gün önce yola çıktılar.

 

Kaynak:  Şah & Sultan – İskender Pala

 

Ertuğrul Fırkateyni

Ertuğrul Fırkateyni… 1889 senesinin bir sonbahar akşamı Harbiye Nezareti’nden çıkıp evine geldiğinde süvari Ali Bey bi hayli düşünceliydi. Bir ay süresi vardı yola çıkmak için ve sakal bırakması istenmişti. Çünkü Abdülhamit’in, 1887 yılında Japon imparatoru Meiji‘nin bizzat amcası tarafından Osmanlı’ya getirilen armağanlara karşılık Japon imparatoruna göndereceği hediyeliri Ali Bey kaptanlığındaki gemi yapacaktı ve usta bir denizcinin sakalı olmalıydı. Bu sebepten kendisine ‘Evladım sakal bırak’ denmişti.

Ertuğrul Fırkateyni - Kaptan Ali BeyAli Bey yolculuğa çıkmadan evvel kızı Nevriye’ye son kez sarılıp öptüğünde nihayet sakkallıydı. Henüz 3 yaşındaki kızı Nevriye “Anımsadığım tek şey babamın, yanağımdaki yumuşacık sakalıydı.” diyecektir. Ve hatırasında babasını hep bu şekilde yaşatacaktır.

Hediyeleri götürmek için Ertuğrul Fırkateyni seçilmişti. Oysa ellerinde zırhlı ve daha büyük buharlı gemiler vardı. Ertuğrul ise tam 11 yıl boyunca Haliç’te bir dubaya bağlı beklemekteydi ve bu süre içinde hiç yüzmemişti. Derler ki, Ertuğrul Fırkateyni Türk yapımı tek gemimiz. Diğerleri ise Almanlar’dan alındı. O halde Türk gemisi gidecek. Aslında gerçek daha farklıydı. Ertuğrul, hem buharlı hem de yelken donanımına sahip tek gemiydi. Kaptan Ali Bey’e; ‘Evladım bizim tüm bu yolculuğa yetecek kömür alacak paramız yok. Bu yüzden limanlara yanaştığınız zaman buhar yakın, geminin düdüğünü öttürün fakat açık denizlerde yelkenle gidin. Zira paramız yok’ demişlerdi.

Ve Ertuğrul Fırkateyni Demir Alır

Ertuğrul Fırkateyni 600’e yakın mürettabatıyla demir alıyor, o zamanın gemilerinin 3 – 3.5 ayda gidecekleri yolu yaklaşık 8 – 9 ayda tamamlıyor. Yolculuk sırasında bir çok zorlukla karşılaşıyorlar. Bunlardan birisi de fare sorunudur. Gemiyi yüzlerce binlerce fare basmıştır. Artık farelerle başedemz hale geldiklerinde, bir limanda karşılaştıkları Çinli denizcilerden aldıkları akılla ancak bu işin üstesinden gelirler. Farelerden 10 tene kadarını alıp bir kafese kapatırlar. Uzun süre aç kalan fareler birbirlerini yemeye başlarlar. Geriye kalan 3 – 4 fare artık birer katil fare haline gelmiştir. Bu katil fareler de gemiye salınıyor ve diğer fareleri öldürmeleri sağlanarak bu beladan ancak bu şekilde kurtuluyorlar. Gemi nihayet Yokohama Limanı’na vardığında Japonlar çok şaşırıyor. Ali Bey’e; ‘Nuh’un Gemisi’nin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz ama sizin bu gemiyle buraya gelmeniz gerçekten mucize. Fakat mucize bir kez olur. Nasıl geri döneceksiniz?’.Kaptan Ali Bey’ in güvendiği yegane şey ise birlikte yol aldığı emekçilerdir. Çünkü Kaptan Ali Bey de iç denizler için yapılmış ahşap bir geminin şiddetli okyanus dalgalarıyla baş edemeyeceğini biliyordu. Geminin ambarları kömürle değil tahtalarla, gemi yapımında kullanılan kalaslarla doluydu bu yüzden. Ve bir yığın emekçi ile marangoz ile. Ali Bey; ‘Bakın aslanlarım. Ertuğrul durmadan dalga yiyecek. Harap duruma gelecek. Yukarda rüzgar, aşağıda sizin emek gücünüz. Beğenmediğiniz tahtaları kesin, biçin, değiştirin. Nasıl olsa tahta bol. Yolculuk boyunca siz Ertuğrul’u yüzdüreceksiniz.’ demişti yiğitlerine.

Dönüş yolunda da kaptan Ali Bey’in tek güvencesi Ertuğrul’un cesur emekçileriydi. ‘Bizi yüzdürürse onlar yüzdürecek’ diyordu. Ama Japonlar dediler ki; ‘Büyük bir fırtına var. İki aylık fırtına. Hiç olmazsa o dinsin. Bekleyin.’ Japonlar bu konuda çok ısrarcıydı. Kaptan Ali Bey düşündü. İki ay bu limanda bağlı kalmak yolculuğun iki ay uzaması demekti. Ayrıca yaklaşık 600 kişinin İki aylık masrafı da demekti. Japonlar Ali Bey’e bir gemi satmayı da teklif etmişlerdi. Fakat Ali Bey ”Bir kaptan asla gemisini bırakmaz. Biz Ertuğrul ile geldik onunla döneceğiz” diyerek bu teklifi geri çevirir. Zaten gemiyi alsalar bile bu, gidecekleri 3 aylık yol boyunca aç kalmaları demekti. Çünkü paraları yoktu. Ailelerine ve memleketlerine olan özlemleri de vardı ki acele etmelerinin bir sebebi de buydu.

Ertuğrul’un Hazin Sonu

16 Eylül 1890, dönüş yolunda beşinci gün ve Oşima Adası açıklarında Ertuğrul korkunç bir fırtınaya yakalanır. Ertuğrul okyanusun dev dalgalarıyla mücadele ederken, emekçiler kalasları, tahtaları kesip biçmekte ve durmadan çakmaktadır. Derken birden ambarlara inen merdivenlerde Kaptan Ali Bey’i görürler karşılarında, büyük üniformasını giymiş halde. Kaptanlar büyük üniformalarını yalnızca önemli günlerde giyerler, bir tören için yahut bir limana girerken. Fakat fırtınanın ortasında bir kaptan büyük üniformasına giymişse bunun anlamı şudur; “son liman.”  Ali Bey; ‘Hadi yiğitlerim’ der. ‘Ertuğrul’dan buraya kadar. ‘Ama efendim, gemi su almıyor ki! Biraz daha gayretle daha fazla direnebiliriz. ‘Almıyor ama geminin mirgan direği yıkıldı.’ Eğer ahşap bir geminin mirgan direği  kırıldıysa böyle bir fırtınada hele ki okyanus dalgalarının arasında  yüzmesi imkansızdır. Tam bu sırada Ali Bey güverteden gelen bir sesle apar topar yukarıya fırlar. Az ilerde Oşima Adası’nın ışıkları görünmektedir. Kaşinozaki Feneri. Ali Bey aniden bağırır; “Faryap!” yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Amaç son bir buhar gücüyle dev dalgaları yarıp kıyıya ulaşmaktır. Ertuğrul adeta yaydan fırlamış bir ok gibi hızla hareket etmektedir. Fakat biraz sonra alçalan bir dalgayla anlarlar ki yanlış yönde hareket ediyorlar. Çünkü kıyı olduğu gibi kayalıklarla çevrili. Ve fırtınada faryap halindeki bir gemiyi durdurmanın hiç bir yolu yoktur.

Ertuğrul FırkateyniO gece Kaşinozaki Feneri’nin kapısı saatlerce çalınır. İçerideki bekçiler fırtınadan dolayı kapıyı zar zor duyarlar. Kapıyı açan Japonlar şaşkındırlar. Yaralı, ıslak, garip elbiseli bir grup insan. Dillerinden de hiç bir şey anlayamıyorlar ve iletişim kurabilmek için rengarenk bayraklar getiriyorlar. Türkler bu bayraklarla zemine bir tümce kuruyorlar: “Az ileride bir Türk gemisi battı, yardım edin.” Fakat fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiç bir şey yok.Gün ağırana dek gelen sadece 69 kişi, aralarında Ali Bey’in de bulunduğu 500’ü aşkın denizci hala kayıp.

O gece ada köylüleri kazazedelere yardım etmek için adeta seferber oluyorlar. Fakat köy halkı çok fakir. Üşüyen denizcileri ısıtmak için ateşleri dahi yok. 3 – 4 Japon üstlerini çıkarıp 1 Türk’e sarılıyorlar ve bedenleriyle onu ısıtmaya çalışıyorlar. Bu yoksul Japonlar tanımadıkları bu insanlara kucaklarını açıyorlar. Kazanın üzerinden bir süre sonra Japon imparatoru, kazadan kurtulan denizcileri göndermek ve başsağlığı dileklerini iletmek amacıyla iki tane kruvazör görevlendirir ve İstanbul’a yollar. Böylelikle iki ülke arasındaki bağa bir düğüm daha atılmış olur. Bu kazanın anısına Kaşinozaki Feneri’nin yakınlarına Ertuğrul Fırkateyni Mezarlığı yapılmış ve anıtlar dikilmiştir.

Kaynak:

Teşkilat-ı Mahsusa ve Enver Paşa

Teşkilat-ı MahsusaOsmanlı Devleti’nde istihbarat çalışmaları özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru, ayrılıkçı hareketler ve ayaklanmaların yaşanmasıyla birlikte önem kazanmıştır. Osmanlı gibi üç kıtaya yayılmış, çok uluslu bir devletin elbette modern tarzda gizli bir istihbarat örgütüne ihtiyacı vardır.  Balkan Savaşı’nın da getirdiği kötü sonuçlarla birlikte bu durum kaçınılmaz bir hal almıştır. Nihayet 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarfından, devletin birliğini gözetmek, ayrılıkçı hareketlerle mücadele etmek ve özellikle yabancı devletlerin Orta Doğu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla tam da böyle bir örgüt kurulmuştur. Teşkilat-ı Mahsusa adıyla kurulan örgütün ilk başkanı Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri Bey’dir. İkinci başkanı Ali Bey Başhampa ve son başkanı da Hüsamettin Ertürk olarak bilinmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın Görev Sahası

Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Yakın Doğu ve Kafkasya’da görevlendirilmek üzere gerilla tarzı küçük birlikler kurulmuştur. Teşkilatın bu coğrafyadaki önemli faaliyetlerinin arasında, Bingazi’de propaganda çalışmalarına girişen Bingazi milletvekili Yusuf Şetvan Bey ile Esseyid Şerif Ahmed Es Sünusi’nin İstanbul’a bir Alman denizaltısıyla kaçırılması ve İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence‘a (Arabistanlı Lawrence) karşı yapılan hareketler sayılabilir. Kafkasya ise teşkilat tarafından Orta Asya’ya düzenlenecek seferler için bir sıçrama tahtası niteliğindedir. Trabzon ve Artvin kıyılarından Kafkasya içlerine ajanlar sokularak Rusya’nın askeri durumu hakkında bilgi toplanmış ve ayrıca Osmanlı ordusu buraya girdiğinde gerekli yardımın sağlanabilmesi için teşkilatlanma yoluna gidilmiştir.

Kuşçubaşı EşrefOrta Asya’ da yürütülen faaliyetlerin en önemli aktörleri Rauf Bey (Orbay) ve Ömer Naci Bey’dir. İran üzerinden Hindistan ve Afganistan bölgesindeki İngilizlere karşı koymak için giriştikleri hareketler Almanlar tarafından engellenmiştir. Rauf Bey İstanbul’a dönmesi emredilmesine rağmen bazı birlikleri İran’da bırakmıştır. Bu birlik Afganistan’a girmiş, bazı elemanlar ise Hindistan’a geçerek istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. Hindistan’a gidenler arasında, İngiltere’ye karşı propaganda yapmak için görevlendirilen Kuşçubaşı Eşref ve arkadaşları bulunmaktadır. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref’e İstanbul’a dönmesini emretmiştir. Kuşçubaşı daha sonra Arabistan Bölge Sorumlusu olmuştur. Ömer Naci Bey ise emrindeki gönüllü birlikle beraber 12 Ocak 1915 tarihinde Tebriz’ e gitmiş ve burdan Ahraz’a ulaşarak petrol boru hatlarını tahrip etmişlerdir.

Teşkilat-ı Mahsusa, Trakya bölgesinde ise Sırplara ve Yunanlara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. 1913 yılında Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda teşkilatın kurucu subayları önemli rol oynamıştır. Kuşçubaşı Eşref tarafından 1915’de Mısır’ın kanal bölgesindeki çalışmalar da önemli faaliyetler arasındadır.

Teşkilat Kabuk Değiştiriyor

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Ateşkesi ile resmen sona ermişti. İşgalci güçlerin kendilerine karşı önemli ve şiddetli bir mücadele veren Teşkilat-ı Mahsusa’yı cezalandırması tabiki kaçınılmaz bir durumdu. Teşkilatın bu süreci en az zararla kapatması ve bunu için yeniden örgütlenmesi gerekliydi. İttihad ve Terakki Hükumeti’nin önde gelenleri teşkilatın geleceğiyle ilgili önemli kararlar almışlardı. Teşkilatın başına getirilecek olan Hüsamettin Ertürk, 5 Aralık 1918 tarihinde, İttihadçilerin İstanbul’u terketmelerinden bir kaç gün önce, Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında, kendisiyle yaptığı görüşmeyi şöyle aktarır:

Enver Paşa“Şimdiye kadar vekaleten bakmakta olduğun Teşkilat-ı Mahsusa’ya bundan sonra riyaset edeceksiniz… Teşkilat-ı Mahsusa’yı resmen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilat asla ortadan kalkmayacaktır… Teşkilat-ı Mahsusa’nın bundan sonraki ismi “Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı” olacaktır. Muhaberelerimiz hep bu titr üzerine cereyan edecektir. Siz Türkiye’de bu teşkilatın İstanbul Şubesi Reisisiniz. Onu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu teşkilatın heyet-i merkeziyesi Berlin’de toplanacaktır.”

Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı adına yapılan herhangi bir çalışmaya rastlanamamıştır. Enver Paşa ve arkadaşları bir Alman denizaltısıyla yurt dışına çıktıktan sonra Hüsamettin Ertürk,  Bahriye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın isteği doğrultusunda Teşkilat-ı Mahsusa’yı tasfiye etmiştir. Fakat depolardaki silahlar ve cephane Anadolu’ya sevk edilmek üzere saklanmıştır.

Kaynak: