Atatürk Kayıp Kıta MU’da Ne Aradı?

Bize öğretilen tarih bilimi yanılıyor mu ? M.Ö 200.000 ile 70.000 yılları arasında Büyük Okyanus’ta Mu adında bir kıta var mıydı ? Bu kıtanın Avustralya’dan birkaç misli büyük olduğu, yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra battığı doğru mu ? Atatürk bu kıtayla neden ilgilendi ? Yoksa, Türklerin kökeni Büyük Okyanus’un derinliklerine kadar gidiyor mu ?

Türklerin kökenini ortaya çıkarmak, Atatürk’ün en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, bu konuya büyük bir hassasiyetle eğildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türkçülük akımları tarafından yapılan çalışamalar derlendi. Atatürk’ün isteğiyle birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları davet edildi. 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgiler ortaya çıkarıldı. Yine de Türklerin nereden geldikleri tam olarak açıklığa kavuşmuş sayılmazdı…

Maya Diliyle Türkçe Arasındaki Benzerlik

1932 yılında emekli general Tahsin Bey Atatürk’ü ziyaret etti. Maya dili ile Türkçe arasında benzerlikler bulunduğundan bahsetti. Mayalar Meksika’da yaşamışlar, Türkler ise Orta Asya’dan gelmişlerdi. Aradaki uzaklığa rağmen, Atatürk konuyla ilgilendi. Derhal, Tahsin Bey’i Meksika’ya elçi olarak atadı. Ona iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarma görevini verdi. Tahsin Bey Meksika’ya gitti. Orada kendisine Amerikalı Arkeolog William Niven‘in bulduğu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökünün bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştı. Türkçe ile Maya dili arasındaki benzerlikler bu tabletlerde aranmalıydı.

Amerikalı arkeoloğun ortaya çıkarmış olduğu tabletler Tahsin Bey’i şaşkına çevirdi. Eğer bunlar doğruysa, bilinen tarih ve bilim tamamıyla yanılıyor demekti. Çünkü tabletler M.Ö 200 bin ile 70 bin yılları arasında Büyük Okyanus’ta yer almış olan bir kıtayı haber veriyorlardı. Mu 3

Mu Kıtası Ortaya Çıkarılıyor

Bu kıtanın adı Mu’ydu. Avustralya’dan birkaç misli büyüktü. Yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra, bir deprem ve tufan sonucu battığı sanılıyordu. Acaba Türklerin kökeni de bu kıtadan göç edenlere mi dayanıyordu ? Tahsin bey konuyla ilgilendikçe, karşısına yeni bilgiler çıkıyordu. Bu kez kendisine İngiliz albayı James Churchward‘ın Hindistan’da bulduğu tabletlerden bahsettiler. Bunlar da kayıp Mu kıtasıyla ilgiliydi. Churchward 50 yıllık bir çalışma ile bu tabletleri çözmüştü. Bu konuda 5 kitap yayınlamıştı.

Tahsin Bey, öğrendiklerini ve ortaya çıkardıklarını Atatürk’e raporlar halinde sundu. Atatürk konuya büyük ilgi duymaya devam ediyordu. Churchward’ın Mu ile ilgili kitapları getirildi. Atatürk derhal emir verdi ve 60 kişilik bir tercüme heyeti Churchward’ın 4 kitabını Türkçe’ye çevirdi. Daktilo edilmiş metinler halinde Atatürk’e sunuldu.

Atatürk’ün Notları ve İşaretlediği Yerler

Tercüme edilen metinleri Atatürk’ün büyük bir dikkatle okuduğu biliniyor. Atatürk insanın yaradılışını anlatan bölümlerle ilgilenmişti. Mu’nun insanlığın anayurdu olduğunu, nüfusunun 64 milyona kadar çıktığını, ilk insanın orada yaratıldığını anlatan satırların altını çizmişti. Atatürk Mu’da geçen Tanrı kavramıyla da ilgilenmiş, yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağı, şekillendirilemeyeceği ve adlandırılamayacağı üzerinde de durmuştu. Tercümelerde Maya dilinin yeryüzünün anadilinden gelmiş olduğunu, tüm dillerin orada doğduklarını ve anadilin Mu dili olduğunu belirten bölümlerin altı Atatürk tarafından çizilmişti.

Atatürk’ü ilgilendiren bir diğer bölüm, ırkların kökeniyle ilgiliydi. Anadolu’daki ilk insanlar olan Karyanlar’ın  asıl vatanlarının, Büyük Okyanus’taki Easter Adası olduğunu anlatan bölüm yine Atatürk tarafından işaretlenmişti. Mu’nun batışını anlatan bölümde, Mu halkının “Ya Mu, bizi kurtar” diye bağırmalarını işaretlemiş ve altına “Demek ki Mu, bir ilahtır” notunu düşmüştü.

Türkçe İle Mu Dilini Karşılaştırıyor

Birçok MU kökenli özel isim ve sıfatları, Atatürk öztürkçe ile karşılaştırmış, notlar almış. Örneğin Tarlaların Tanrısı anlamına gelen Bal kelimesinin yanına bağlamak” (anlamı: toprağı kazmak, çukur açmak) notunu almış. Ruhların memleketi Kui cümlesinin yanına, “köğü: ailedir” diye not almış. Bu tür kelime notları hayli fazla. Bir yerde Mu’nun demokrasi ile yönetildiğini, güneş enerjisinin aydınlatmada kullanıldığını anlatan satırların altını çizmiş. İncelendiğinde görülüyor ki, Atatürk’ü önce Türklerin kökenini ve Mu dilinin Türkçe ile bağlantısı ilgilendirmiş. Sonra inançların ve Mu’nun yönetim şeklinin üzerinde durmuş. Üçüncü kitaptaysa çok geniş anlatılan Mu sembollerini, Atatürk Latin alfabesiyle karşılaştırmış.

Kitaplar Neden Basılmadı ?

Mu 4

Atatürk, James Churchward’ın iki kitabıyla özellikle ilgilenmişti : Kayıp Mu Kıtası ve Mu’nun Çocukları. Bu iki kitap, Anıtkabir kitaplığında 1301 ve 1302 numaraları ile kayıtlıdır. Kitaplardan çıkarılan, daktilo ile yazılmış çeviri metinleriyse yine Anıtkabir kitaplığında 4 dosya halinde bulunmaktadır. Atatürk’ün Mu ile ilgili düşüncelerini ve çıkardığı sonuçları ne yazık ki tam olarak bilmiyoruz. Çünkü 1935’ten sonra sinsice ilerleyen hastalığı ona fazla zaman tanımadı. Fakat ortada garip bir olay daha var. 1967’ye kadar Türk Dil Kurumu arşivinde, sonra Anıtkabir kitaplığında bulunan bu çeviriler hâlâ basılmamıştır. Atatürk’e kitapları sağlayan Tahsin Bey, Meksika’da araştırmalar yaparken, Maya-Aztek-İnka uygarlıklarının Türklerde kullanılan eşyalar benzer eşyalar kullandıklarını öğrenmişti. Ayrıca davullar ve kalkanlar bizimkilere çok benziyor ve üzerlerinde  ay ve yıldız sembolleri bulunuyordu. Tahsin Bey tüm çalışmalarını belge ve fotoğraflarla birleştirerek üç cilt defter halinde Atatürk’e yolladı. Bunların ilk ikisi 1970’lere kadar TDK kütüphanesinde 56-57 numaraları ile durmaktaydı. Üçüncü defter hala kayıptır. Bu değerli çalışmalar basılmamıştır. Gerek Churchward’ın kitapları, gerekse Tahsin Bey’in çalışmaları basılıp yayınlandığı zaman Atatürk’ün düşüncelerini belki daha iyi anlayabiliriz. Aksi takdirde bu eserler de, Atatürk’ün gizli kalmış düşünsel yöntemiyle beraber, Anıtkabir’in sessizliğinde uyumaya devam edecektir. Eğer gerçekten var olduysa, Mu kıtasının kalıntılarının Büyük Okyanus’un derinliklerinde beklediği gibi…

Mu 2

Piri Reis : Gökbilimci mi Falcı mı ?

Ünlü Türk amirali Piri Reis’in 16. yüzyılda yaptığı haritaların sırrı hala çözülemedi. Çünkü, coğrafya bilimi ile böyle haritalar ancak 20. yüzyılda, gökyüzünden çekilen fotoğraflarla çizildi.

Piri Reis‘in ünlü haritasının çiziliş tarihi 1513. O asırda uçak yok, fotoğraf çeken uydu yok. Dünyanın her tarafı dolaşılmış ve ölçülmüş değil. O zaman Piri Reis bu haritayı nasıl yaptı ? Bir takım kaynaklardan yararlandıysa, bu kaynaklar şimdi nerede ? Bütün dünyada bu soruların cevaplarını arayanlar hayli çok. Ama hala büyük çoğunluk, dünya haritasının ilk kez 20. yüzyılda çizildiğini kabul ediyor.

 

Piri Reis 4

Nasıl Bulundu ?

1929 yılında Topkapı Sarayı’nda genel bir düzenleme yapılıyordu. Müzeler müdürü Halil Ethem Eldem, çok ilginç haritalar buldu. Bunlar sanki bir dünya haritasının parçalarıydı. Haritaları yapan ünlü Türk amirali Piri Reis’ti. Fakat onun yaşadığı dönemde böyle haritaların çizilmesi imkansızdı. Müzeler müdürü durumu derhal Ankara’ya haber verdi. Atatürk haritaları inceledi. Daha sonraki yıllarda kayıp kıta Mu’nun sırrı ile nasıl ilgilenecekse, bu esrarengiz haritaların da üzerine öyle gitti. Daha sonra onun direktifi ve yönlendirmesi ile bu haritalar çoğaltılarak yayınlandı. Olayın yakın tanıklarından Prof. Afet İnan bu konuda şunları söylüyor :

“Ben haritaları ilk defa Çankaya’da Atatürk’le beraber gördüm. Ceylan derisine büyük bir dikkatle çizilmişlerdi. Üzerlerinde yazılar ve renkli resimler vardı. 1935 yılında, Tarih Kurumu, haritalardan birini tanıtıcı bir broşürle bastı. Genova Üniversitesi’ndeyken ilk Amerika haritalarını incelemiştim. Genova Coğrafya Kurumu’na Piri Reis’in haritasının bir kopyasını verdim. Olay çok ilgi çekti. 1937 yılında çeşitli ülkelerin gazetelerinde yayınlandı. Fakat, o gün bugündür, bu haritanın esrarı çözülememiştir…” 

Piri Reis 3İlk Haritası

Piri Reis’in haritaları aslında birden fazla. Biz, daha çok onun 1513 yılında yaptığı ilk harita üzerinde duruyoruz. Bu haritada Orta Amerika’yı, Güney Amerika’yı, Afrika kıyılarını ve Avrupa kıyılarının bazı yerlerini görüyoruz. Ortada Atlas Okyanusu var. Haritanın kuzeyinde ve güneyinde 32’şer uçlu birer rüzgargülü var. 95’e 65 cm büyüklüğünde. Ayrıca haritanın üzerinde renkli resimler görülüyor. Örneğin, Afrika’ya fil ve ayrıca deve kuşu resimleri çizilmiş. Güney Amerika’da ise lama ve puma resimleri var. Acaba Piri Reis, oralarda bu hayvan türlerinin yaşadığını nereden biliyordu ?

İkinci Harita

İkinci haritadaysa, Atlas Okyanusu’nun kuzeyi, Kuzey ve Orta Amerika’nın kıyıları görülüyor. Ayrıca dört adet rüzgargülü var. Mil ölçüleri verilmiş, bu ölçüler 50 ile 10 mil arasında değişiyor. Kuzeyde Grönland görülüyor. Bundan başka Terre Neuve kıyıları ve aynen bugünkü gibi görülen Florida yarımadası var. Honduras, Yukatan yarımadaları, Bahama ve Antil takımadaları, Küba, Haiti adaları, yerinde ve doğru olarak çizilmişler. Ölçüler doğru, yerler doğru şekiller doğru, 11 derecelik bir pusula kaymasından başka her şey doğru. Doğruların bu kadar çok olması, insanın şüphesini biraz daha arttırıyor.

Amerikalı Uzmanlar Araştırıyor

Piri Reis haritalarına ilk ilgiyi Mallery ve Walters adlarında Amerikalı iki harita uzmanı gösterdiler. 3 yıllık bir çalışmadan sonra, bir rapor yazdılar. Bu rapordan yola çıkan Danny Linehan adlı Amerikan Deniz Kuvvetleri Haritacılık Uzmanı, özellikle Kanada’da çizilmiş bir göl ve dağ detaylarının tamamen gerçek olduğunu belirtti. Aynı konuda 1956’da Georgetown Üniversitesi bir oturum düzenledi. Ünlü Jeofizikçi ve öğretim üyesi Prof. C. H. Hapgood ve matematikçi R. W. Strachan da haritayla ilgilendiler. Hapgood, haritaların çok eski ve yaşı saptanamayan haritalardan kopya edildiğini ileri sürdü.

Piri Reis’in haritaları, uydulardan çekilmiş fotoğraflarla karşılaştırıldı. Birçok noktada aynen uyum vardı. Yine, Hapgood’a göre eski haritalar, çok daha eski haritalardan alınmıştı, onlar da daha eskilerinden. Peki, ilki ve tam olanları ne zaman yapılmıştır ? Bazıları, en eski haritaların 200-300 bin yıl önce yaşamış dev bir uygarlık tarafından yapıldığını ileri sürüyor. Bazıları ise, haritaları uzaylıların yaptığına inanıyor. Konuya mistik yönden yaklaşarak, Piri Reis’in ruhsal bedeninin uzaya yükselip, dünyayı gördüğünü ve çizdiğini iddia edenler var…

Atlantis’ten Kalanlar

Avusturyalı bir araştırmacı olan Robyn Collins, Piri Reis’in haritasında şimdi olmayan bir adanın çizilmiş olduğunu belirtiyor. Ona göre Brezilya ve Afrika arasında yer alan bu ada, kayıp kıta Atlantis‘ten kalan Daitya adasıdır. Ama, haritada Atlantis’in kendisi yok. demek ki, Piri Reis’in ana kaynağında da yoktu. Yani batmıştı. Böylece Atlantis’in azar azar, bölüm bölüm battığı iddiası doğrulanıyor. Zaten Yunan filozofu Eflatun‘un da “Cristias” adlı eserinde Atlantis’ten Poseidonus adlı kara parçasının kaldığını anlatır. Bugünkü Antil takımadalarıysa, birçok kimse tarafından Atlantis’ten kalan adalar olarak kabul edilir. Gerek Aristo, gerekse Heredot, Antiller’den söz etmektedirler.

Çok sayıda tarihçiye göre Kristof Kolombeline geçen antik kitaplardan, batıda yer alan çok zengin bir kıtanın varlığını öğrendi. Yani bilmediği Amerika’yı değil, efsanevi Atlantis’i aradı. Kolomb, adamlarına “sürekli batıya” diyordu, çünkü, tüm antik kaynaklar Atlantis’i batıda gösteriyordu.

 

Piri Reis 2

Piri Reis Ya Bir Gökbilimci Ya da Bir Falcı

Ünlü Fransız yazar Jacques Bergier, “Dünya’nın Sırları” adlı kitabında, Piri Reis haritalarının apayrı bir yönünü işaret ediyor. Haritada Antarktika’nın olduğu yerde, şimdi Queen Maud Land denen bölgeye Piri Reis, bir yılan resmi çizmiş. Yılanın orada ne işi var ? Kutupta yılan yaşar mı ? Hayır. Bergier’e göre yılanın anlamı başkadır. Çünkü, dünyada sadece bu bölgeden, 70. ve 72. enlemlerden Yılan takımyıldızları görülebilir. Aynı tür bir resim, tam Brezilya’nın ortasında da var. Bir boğaya benziyor. Oradan da Argo takımyıldızı görülür. Akla hemen Nazca düzlüğündeki hayvan resimleri geliyor. Onlar da Güney Amerika’da. Peki diğer hayvan resimleri de mi bu anlamda acaba ? Güney Amerika bölümünde ayrıca geyik, maymun ve insan benzeri bir yaratık var. Bir de kuzey kutbu yakınında, üstünde insanımsı birilerinin oturduğu dev bir balık resmi var ki bu daha da garip…

Mitolojiye Göre

Karşımıza bir de mitoloji çıkıyor. Çünkü mitolojide Nereid isimli deniz perileri, yunusların üzerinde otururlar ve deniz dalgalarını sembolize ederler. Çağrışımlar bununla da bitmiyor. Eflatun, Atlantis’i anlatan kitabında, Atlantis krallarının sarayının içindeki dev tapınakta, üzerinde Nereidlerin bulunduğu 100 yunustan söz eder. Gökbilim dedik, falcılık dedik, mitolojiye, Eflatun’a geçtik ama, acaba Piri Reis ne diyor ? Kitabı Bahriye’nin Bahri (Okyanus)  ve Kozmoğrafya  bölümünden birkaç satır :

Bu kadar ilimler vardır bilinir. Güç de olsalar, çeşit çeşit sözler söylenir. Kimi hikmetten açar, kimi yıldızlar ilminden…”

Halin Anlatımı bölümünden :

Bir sır vardır o ilimde bilmek kar. Çünkü güneş tam on iki burç eder. Girer su burcuna yağmur olur. Eğer ay toprak burcuna girerse, o gün. İyi geçer, istersen yap düğün. Ay girerse bir ateş burcuna. Hava bulutsuz güzeldir, sakın korkma…”

Gerçeği Arıyorlar

Piri Reis’in sözleri belki biraz kapalı. Fakat haritalar çok açık. Bütün dünyada çok sayıda harita uzmanı Piri Reis’in haritalarının gerçeğini arayıp duruyor…

Sualtının Bilinmeyen Yaratıkları

Birçok efsane, deniz ve göllerde bilinmedik türden birtakım yaratıkların yaşadığından söz eder. Gözlemlere ve bazı araştırma sonuçlarına bakılırsa bunların efsane değil, gerçek olduğu ortaya çıkıyor.

Dünya üzerinde hâlâ keşfedilmemiş bölgeler var. Balta girmemiş ormanlar, ıssız adalar, derin deniz çukurları keşfedilmeyi bekliyor. Sualtının bilinmeyen yaratıkları da bunlardan biri.  Özellikle okyanus, deniz ve göllerin içinde olan bitenin ne zaman ortaya çıkarılacağı belli değil. Şimdilik eldeki en önemli bilgi kaynakları efsane ve masallar, kuşaktan kuşağa anlatılan hikayeler olarak kabul ediliyor.

Efsanelere Güvenmeli

Bilinmeyen bir yaratığın izi üzerinde olan bir bilim adamı, yöresel söylentilere ve çevre halkının düşünce ve inançlarına karşı duyarlı olmalıdır. Gerçi böyle bir yaratığın yaşamış olduğunu, var olduğunu ileri sürmek için, bilimsel verilerle desteklenen, gerçekliği kanıtlanabilen gözlemlerin gerektiği doğrudur. Ama bir kısım araştırmacı, bilimsel olmadığı gerekçesiyle yöresel masalları, destanları ve diğer folklor ürünlerini hesaba katmıyor. Oysa uzun ve yorucu araştırmalardan sonra dahi, masal, destan gibi folklor ürünlerinin gerçek olmadığı değil, yalnızca tam olmadığı ileri sürülebilir.

Unutmamak gerekir ki, efsanelerden ve destanlardan yola çıkan birçok araştırmacı, canavar olarak tanımlanan yaratıkların gerçekten yaşamış ya da yaşayan gerçek hayvanlar olduklarını saptamıştır.

Merakın Faydası

Kimi şaşırtıcı buluşlar, insanoğlunun ulaşılması güç olan yerlere duyduğu merakla gerçekleşti. Araştırma ve keşif gezileri, ulaşılması güç olan yerlere duyulan merakın pek de yararsız olmadığını gösterdi. Örneğin, bir süre önce, Kongo’nun içine girilemez ormanlarında araştırmalar yapıldı. Dünyanın en büyük maymunu olan “dağ gorili“nin yanı sıra “okapi diye adlandırılan ve bir zürafanın başıyla bir zebranın kalça yapısına sahip olan bir cins antilop bulundu. 20. yüzyılda keşfedilen bir başka garip yaratık da, Endonezya’nın uzak adalarında yaşayan Komodo Ejderi” olarak adlandırılan hayvandır.

Sırrını Ele Vermeyen Gölsualtının bilinmeyen yaratıkları

İskoçya’yı ortasından ikiye bölen Büyük Vadi (Great Glen) yarığında yer olan Ness Gölü (Loch Ness), taşıdığı gizleri bir türlü ele vermiyor. Hâlâ bilinmeyen bölgeler var. Kimi yerlerde derinliği 300 metreye yaklaşıyor. Çevre uzunluğu 35 kilometreden fazla. Göldeki turba tortuları, görme yeteneğini azaltmış durumda. Suyun içindeki görüş uzaklığının da ancak birkaç metre olduğu biliniyor. Bu nedenle, bu alanın incelenmesinde insan iradesi ve cesareti yeterli olmamaktadır. Bu çok geniş tatlı su gölünün gizlerini ortaya çıkarmak için teknolojik aygıtlar gerekmektedir.

 

Telgraf Kabloları Sayesinde

Denizlerin karanlık diplerine karşı ilk bilimsel nitelikteki ilgi, 1850lerde uyandı. Bu yıllarda telgraf kablolarının yerleştirilmesi, bu ilginin nedeni oldu. Ancak 1830 metre derinlikten deniz hayvanlarının kabuklarıyla kaplanmış, zedelenmiş bir kablo çıkarılıncaya kadar 550 metrenin altında canlı yaşamadığı düşünülüyordu…

Deniz Dibi Keşfediliyor

19. yüzyılda denizcilikte önde gelen ülkelerden biri olan İngiltere, Challenger araştırma seferlerini başlattı. Böylelikle, okyanus bilimi çalışmalarının öncüsü oldu. Challenger keşif heyeti, 1871 ve 1876 yılları arasında dünyanın her tarafında deniz dibini taradı ve sondaj yaptı. Tatlı su dünyasını keşfetmek konusunda duyulan isteksizlik, Challenger keşif heyetinin lideri olan John Murray‘ın kişisel bir riski göze almasıyla bir ölçüde sona erdi. Murray ve ekibi, İskoç göllerinde ilk derinlik ölçme taramasını gerçekleştirdiler. Bu tarama, karalar arasına sıkışmış olan suların derinliklerini ortaya koyan bir sondaj çalışması oldu.

İskoçya Gölleri

İskoçya göllerinin en büyükleri, yalnızca kapladıkları alanla değil, derinlikleriyle de önem kazandılar. Örneğin Morar Gölü 305 metreden daha derindir. Bu derinlik çevre denizlerdeki derinliğe yakındır. İskoçya gölleri, İskandinavya ve İrlanda’daki fiyorda benzeyen göllerle aynı zamanda oluşmuştur. Oluşum döneminden sonra gelen buzul çağında, vadiler ve kara çukurları, buzullar tarafından iyice oyuldu ve derinleşti. Bu derinleşme günümüzden 10.000 yıl öncesine dek sürdü. Derinleşen bu vadiler arasında, Ness Gölü’nün bulunduğu Büyük Vadi de bulunmaktadır. Buzul çağının hemen sonrasında eriyen buzul suları denizlerin yükselmesine neden olmuştu. Bu zaman aralığında, kimi göller, suları yükselen denizlerle birleşti. Ancak buzulların ağırlığından kurtulan karalar yükselince, göllerle denizler arasındaki bu bağlantı da ortadan kalktı. Böyle bir evrim geçiren Ness Gölü, bugün deniz seviyesinden 16 metre yüksektedir. Oluşum döneminde göllerle denizler arasındaki bağlantıdan dolayı Ness Gölü’nde görüldüğü söylenen yaratıkla, kimi masallardaki deniz canavarı arasında benzerliklerin olması ilginçtir.

Bitki Değil, Hayvan

Vikingler uzun gemilerinin pruvasına deniz ejderinin baş figürünü yerleştirirlerdi. O zamanlardan beri, İskandinav ve Kelt folklorunda uzun boyunlu, sırtında bir dizi çıkıntısı olan bir yaratıktan söz edilir. Bergen Piskopozu Erik Pontoppidan‘ın 1752’de yayınlanan “Norveç’in Doğal Tarihi” adlı kitabında, arada bir Norveç açıklarında görülen 2 deniz canavarının olduğu yazılıdır. Bu canavarlardan ilki , balıkçı masallarına ve efsanelere konu olan yuvarlak, yassı ve birçok kolu olan Büyük Krakendi.sualtı5

1870lerde Newfoundland kıyılarına vuran kalıntıların dev mürekkepbalığı  ölülerine ait olduğu saptanınca, Kraken efsanesinin kökeni de anlaşıldı. Oysa 1852’de, bir Fransız bilim adamı, aynı tür kalıntıları bitki olarak tanımlamış, masallarda sözü edilen hayvanın doğa yasalarına aykırı olduğunu, bu tür canlıların var olmadığını söylemişti. Bu olay, Challenger seferlerinin başladığı döneme rastladı ve insanoğlunun okyanuslardaki gizleri açıklayabileceğinin, okyanusları keşfedebileceğinin işareti oldu.

Bir Denizyılanı

Piskopos Pontoppidan’ın “mitsel” yaratıklarından ikincisi “Soe-Orm” adındaki denizyılanıydı. Pontoppidan’ın topladığı veriler arasında en önemlisi, Bergen Krallık Donanması Kumandanı General Lorenz von Ferry’nin bir raporudur. Rapor, yılana benzeyen, suda dikey hareket eden bir yaratıktan söz ediyordu.

Sıcak ve sakin bir gündü. Rüzgar olmadığı için Ferry’nin kadırgası kürek çekilerek ilerliyordu. Ferry, dümencinin ve kürekçilerin işbaşında olmadığını fark ettiğinde, kamarasında kitap okuyordu. Güverteye çıkarken tayfaların bir denizyılanını uzaklaştırmaya çalıştıklarını öğrendi. Denizyılanını masal yaratıkları olarak kabul eden, söylentilere inanmayan Ferry, yaratığa yaklaşılmasını emretti.”

Atın Yelelerine Benziyorsulaltı

Ferry, kısa bir süre sonra denizyılanını gördü. Yaratığın gri başı, su yüzeyinden yaklaşk 1.5 metre yüksekte duruyordu. Büyük bir ağzı ve gözleri vardı. Boynunda bir atın yelelerini andıran 7-8 çıkıntı vardı. Aralarında yaklaşık 50 cmlik uzaklık bulunan bu çıkıntılar tek sıra halinde dizilmişlerdi. Ferry, tüfekle ateş edince yaratık suya daldı ve kayboldu. Daha sonra Bergen’de yapılan soruşturmada, iki tayfa, gördüklerinin gerçek olduğuna dair yeminli ifade verdiler.

Birçok Gölde Var

İskandinavya’da göllerde yaşayan garip yaratıklara ilişkin birçok hikaye anlatılır. Lake Suldal ve Lake Storsjö göllerinde 19. yüzyıldan kalma garip yaratıkları yakalamak için kullanılan araçlar bugün de görülebilir. Kuzey Amerika’daki Okanagan Gölü’ne ve İzlanda’daki Lagerflot’a ilişkin aynı tür hikayeler vardır. Söylentilere göre, İrlanda’da Connemara Gölü’nde “Pooka”lar, göller bölgesindeki göllerde de su perileri ya da su atları yaşamaktadır.

Belge Ve Raporlar

Su perileri ve su atları Kuzey İskoçya folklorunda da yer alırlar. Ness Gölü’ndeki su canavarından söz eden ilk yazılı metinler de MS 565 yılındaki bir olayı anlatır. Bu metin St. Adaman‘ın “St. Columba’nın Yaşamı” adlı eserinin bir bölümüdür. Burada dindar bir adamın bir su canavarından, dua ederek kurtuluşu anlatılır. Bütün bu merak uyandırıcı verilere rağmen, yakın zamanlara dek Ness Gölü’yle ilgili raporlara özel bir önem verilmemiştir. Bu tür belge ve raporlar, genellikle suskunlukla karşılanmaktadır. Anlatılanların gerçek olduğu düşünülür, inanılır ama çok fazla sözü edilmez. 20. yüzyılın başında James Mac Donal“Mhorag’ı duymayan kaldı mı ?” derken, bu bilgili suskunluğu dikkatleri çeker. Mhorag, halkın inançlarına göre, Morar Gölü’nde yaşamaktadır. Sadece, yöredeki klana bağlı insanlardan biri öleceği zaman görünür. Vücudunun su yüzeyinde kalan üç bölümü ölümü, kefeni ve mezarı simgeler.

Lord Malmesbury’nin Anıları

Gerçekliğine inanılan bu hikayeler, yöresel sınırlar içerisinde kalır. Yabancılara anlatılmaz. Bu nedenle 19. yüzyılda yaşamış olan ve yalnızca av mevsiminde köylülerle ilişki kuran Lord Malmesbury‘nin anılarındaki bir bölüm oldukça şaşırtıcıdır.

“3 Ekim 1857. Bu sabah avcım ve yardımcısı, göl atı dedikleri ve Loch Arkaig’te yaşadığını söyledikleri esrarengiz bir yaratıktan söz ettiler. Bu yaratıkla arada bir gazetelerde okuduğunuz ve kuzey İskoçya göllerinde yaşadığı söylenen hayvanlar arasında büyük benzerlikler vardı. İskoçya göllerinde bu tür bir hayvanın yaşadığına dair Ellesmere Lordu da ilginç bir makale yazmıştı. 

Avcım John Stewart, yaratığı Achnacarry’de iki kez gördüğünü söyledi. Her ikisi de güneşli yaz günleriymiş, suda tek bir kıpırtı bile yokmuş. Yaratık su yüzeyinde uzanıyormuş. Avcım, yaratığın yalnızca kaba etlerini ve başını görmüş. Bu da daha önce yazıldığı gibi, yaratığın sırtının çukur olduğunu gösteriyor. Böyle bir vücut şekli hiçbir balıkta bulunmaz. Başı da at başına benziyormuş. 

Lord Malmesbury, bu yaratığın, Kuzey İskoçya’da yaşayan yerli halk tarafından şeytani bir varlık olarak görüldüğünü de yazmıştır. Çok daha yakın zaman önce, İskoçya’nın batı kıyılarında inzivaya çekilen yazar Gavin Makswell, denizde ve deniz göllerinde dostları tarafından görülmüş benzer yaratıklara ilişkin birkaç hikaye yazdı. Bu hikayeler tüm yaşamları boyunca batı kıyılarının yabanıl doğasını öğrenmiş, deneyimli denizciler tarafından anlatılmıştı.

Su Üstünde Bir Dakika

Ness Gölü, bu konudaki dikkatlerin en çok yoğunlaştığı bölgelerden biridir. Bölge halkından olup, hayatta olan birçok insan, çocukluklarında su perilerinden dolayı gölde yıkanmak konusunda uyarıldığını anlatıyor. Ness Gölü’ne duyulan ilgi 1933’ten sonra arttı. O yıl, kuzey kıyıları boyunca göl çevresi temizlendi. Bölgeye gelen ziyaretçi sayısı, bu temizlikten sonraki dönemde çoğaldı. Halka açık ilk gözlem de 14 Nisan 1933’te Bay ve Bayan Mackay tarafından yapıldı. Inverness Courier tarafından raporlaştırılan bu gözlemde yaratık, yaklaşık 1 dakika boyunca su üstünde kalmıştı. Gövdesi bir balinayı andırıyordu. Bu gözlemler devam etti ve Ness Gölü ünlü bir yer oldu…

Teknik Gelişiyor

21. yüzyıl, bilim adamlarının tatlı su biyolojisiyle ilgilenmeye başladığı yüzyıldır. İlk çalışmalar Windermere Gölü’nde hayvanların ve bitkilerin mikroskobik incelemelerinin yapıldığı istasyonda başladı. Sonar aygıtının  gelişmesi ve oksijen tüplerinin geliştirilmesi, Ness Gölü’nün sistemli bir şekilde araştırılmasını sağladı. Ayrıca gelişmiş kamera aygıtlarıyla yaratığın fotoğrafı çekilebilecekti. Çalışmalar hâlâ sürdürülmektedir. Belki de Ness Gölü yaratığı, bu esrarengiz gölün tortulu ve karanlık sularında keşfedileceği günü beklemektedir…

Kara Delik : Evrene Açılan Kapı

Kara delikle ilgili tartışmalar sürerken, ortaya müthiş bir iddia atıldı. Bazı gökbilimciler kara deliğin içinde yolculuk yapılabileceğini ve de bunu başaranların bir başka evrene geçeceklerini ileri sürüyorlar…

Kara deliğin, çekim alanına giren her şeyi, gezegenleri, yıldızları, uzay araçlarını hatta ışığı bile içine aldığı kabul ediliyor. Acaba bunlar ne oluyor ? Yok mu oluyorlar ?  Yoksa bilinmeyen bir yere mi gidiyorlar ? Kuşkusuz, kara deliğin tuzağına düşen bir uzay yolcusundan başkası, bu sonsuz kuyu içinde neler olup bittiğini bilemez. Belki de gidilen yer başka bir evrendir.

Bilinmeyene Yolculukolay ufku

Eğer uzay gemisi kara deliğin çekim alanına kapılmazsa sorun yok. Fakat deliğin çevresinde bir tur atmak isterse kaçınılmaz olarak içeri çekilecektir. Deliğe doğru emilip yok olmadan tekrar havalanmak mümkün olabilir. Yani uzay gemisi çok hızlı ve güçlü roketini ateşleyerek son anda buradan kaçabilir. Ateşlemeyi başaramazsa, yörüngeye girerek  kara deliğin parlak dış saçağına doğru düşmeye başlar. Bu bölgeye olay ufku deniyor. Olay ufkunun içine düşenler, kara delikten kaçma şansını tamamen yitirmişler demektir. Bu noktada kara deliğin müthiş çekim kuvveti devreye girer. Öyle ki, evrenin başka bir yerinde böyle güçlü bir çekim kuvveti yoktur.

Haber Almak İmkansız

Einstein‘ın  rölativite teorisine göre, güçlü çekim bölgelerinde zaman çok yavaş geçer. Uzay gemisi, olay ufkuna yaklaştıkça, gittikçe zaman yavaşlar. Dışarıdaki bir gözlemciye eşit aralıklarla sinyal gönderildiğini düşünürsek, zamanın yavaşladığı anlaşılır. Uzay gemisinde bulunan uzayadamı, sinyal gönderdiğini düşünse de, kara delik dışındaki bir gözlemci, iki sinyal arasının gittikçe uzadığını kaydedecektir. Oysa, geminin içindeki uzayadamı, sinyalleri düzenli olarak göndermektedir. Araç olay ufkunun ötesine geçince, onu tekrar ne görebilir ne de işitebiliriz. Alman gökbilimci Karl Schwarzschilde göre, kara deliğe düşen uzayadamı, merkezde tekillik olarak tanımlanan sonsuz yoğun noktaya kadar sürüklenecektir. Bir anda sonsuz sıkışmış noktanın parçası olarak delikte âdeta donup kalacaktır.

Kara Delik Dönüyorsa

Evrenin tümü dönen cisimlerle doludur, kara deliklerin bunun dışında olduğu düşünülemez. Teoriye göre, kara delikler çoğu yıldızdan daha hızlı dönmektedirler. Uzayadamı, dönen bir kara deliğe rastlamışsa, bu kez geçireceği deneyler, öncekinden çok daha değişik olabilir. Olay ufkuna doğru düşmeye başlarken, dümdüz içeri düşmez. Kara deliğin yüksek hızı nedeniyle önce yanları savrulur. İşte bu noktada manzara oldukça karışıktır. Kara deliğin içine düşerse, orada azalıp çoğalan sonsuz güçler tarafından yok edilecektir. Kara delik, aynı zamanda elektrik yüklüyse durum farklıdır.

Dönüş Yok!

Elektrik yüklü kara delikte, dış ufkun içinde yer alan ikinci bir olay ufku vardır. Teorilere göre, burası evrenin geçitidir. Bu bölge başka bir evrenle birleşmiştir. Burada uzay ve zaman tekrar rolleri değişirler. Böylece uzayadamı, dış olay ufkunda yol alırken, kendini iç olay ufkunda bulur. Burada zaman ve uzayı tekrar kontrolü altına alabilmesine rağmen, bir daha kendi eski evrenine dönemeyecektir. Şimdi diğer bir evrendedir…

Anti-Evren

Dönen kara deliğin elektrik yüklü olduğunu düşünelim. Buradaki iç olay ufku da teorik olarak bir diğer evrene varır. Fakat, artık tekillik, nokta değil, halka şeklindedir. Uzayadamı, halkaya yönelebilirse, kendini bizimkinden farklı bir evrende bulur. Burada çekim, iki cismi çekeceği yerde itmektedir. Uzayadamı artık antievrendedir. Bulduğu evrenin içinde de, dönen aynı kara delik bulunacaktır. Geleceğin uzay gezginlerinin, dönen kara delikler içindeki böyle tüneller arasından, evrenden evrene sıçrayarak yolculuk yapabileceklerini düşünmek ise gerçekten ürkütücü…

Başka Sürprizler

Dönen bir kara deliğin içine düşen uzay yolcusu için daha başka sürprizler de vardır. Uzayadamının ayaküstü düştüğünü varsayalım. Deliğe yaklaştıkça ayağı, başından daha çok çekim kuvvetini hissedecektir. Bedenindeki bu çekim farklılığı, deliğin iç kısmına düşerken, onu çekip uzatacaktır. Bu sorun, daha küçük kara delikler için daha kötüdür. Onlarda çekim kuvveti uzaklıkla çok şiddetli olarak değişir. Bu etki, öyle belirgindir ki, çekim, gittikçe uzayın yapısını küçük parçalara ayırır. Yaratılan bu madde tanecikleri, olay ufkunun dışına sızar. Uzay yayılan bu tanecik sızıntısı, Stephen Hawking tarafından kara deliklerin genişlemesi ve buharlaşması şeklinde tanımlanır.

Galaksimizde VRadio Galaxy Centaurus Aar mı ?

Eğer bir kara delik çok ağırsa, o zaman çekim, delikten uzaklaştıkça çok az olarak değişecektir. Uzayadamının olay ufku içindeki yolculuğu boyunca hayatta kalma şansı yükselecektir. Bu tip kara deliklerin, galaksilerin doğumları sırasında merkezlerindeki yoğun maddenin sıkışmasıyla ortaya çıktıkları düşünülmektedir. Bir bölüm gökbilimci, galaksimizin merkezinde Güneş’ten 5 milyon kez daha ağır bir kara deliğin varlığından söz ediyor. Ayrıca M87 galaksisinin merkezinde de Güneş’ten bin kez daha ağır bir kara deliğin bulunduğu iddia ediliyor.

Ak Deliğe Doğru

Gezegenimiz, tehlikeli yolculuğunu sağlimen atlatabilirse, kendini yeni bir evrende bulur. Yeni evren için geçit yeri olarak kullanıldığı yer, artık bir kara delik değil, tam tersi bir ak deliktir. Bir kısım gökbilimciler kuasarların birer ak delik, yani öbür evrenlerden bizim evrenimize açılan bir pencere olduğunu öne sürmektedirler. Uzayadamı, kara delikten içerilere düştüğü gibi ak deliğin içinde de dışa doğru yapacağı yolculuk sonunda olay ufkunda ortaya çıkabilir. Bu durumda, ak delikler, görünen madde ve ışığı, bitmez tükenmez çeşme gibi fışkırtan birer kozmik fıskıyedirler.

İnsanlığın Yazgısı

Kara deliklerde hüküm süren uzay-zaman ilişkisi anlatıldığı gibiyse, evrende çeşitli bölgeleri farklı zamanlar içinde birbirine bağlayan yollar olmalıdır. Böyleyse, kara delikler acaba bir zaman makinesi olarak kullanılabilirler mi ? Bu türden şaşırtıcı sorulara şimdilik kesin cevap verilememektedir. Tüm düşünce yöntemlerimiz kara delikte geçirilecek olaylar karşısında iflas edebilir. Her nasılsa bu tür deneylerden vazgeçmek, bir gün insanlığın kaçınılmaz yazgısı olacaktır. Kara delikler üzerine kuramsal olduğu kadar, CygX-1 tipi çift yıldızlar, M87’deki kara delik ve kuasarlar gibi gözlemsel veriler üzerinde de çalışılmakta. İçine girerek onu anlatmaya çalışan gözü pek bir uzayadamı bize gözlemlerini anlatmadıkça, kara deliğin içindeki olayların cevabından hiçbir zaman emin olamayacağız…

Kendiliğinden Yanan İnsanlar – 2

Kendiliğinden yanan insanlarla ilgili yazımızın ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
spontaneous_human_combustion_xlarge

Kendiliğinden yanma kadar dehşet verici bir ölüm biçimi herhalde yoktur… Çünkü, ateşin nereden ve nasıl geldiği bilinmiyor. Üstelik kurbanlar bir anda yanıp kül oluyor.

Kendiliğinden yanma olaylarının 3 özelliği vardır. Birincisi, çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşiyor. Çoğu zaman zavallı kurbanın yardım isteyecek vakti olmuyor.  İkincisi, olayların çoğu kesin olarak ölümle neticeleniyor. Ne yazık ki, yanmaya başlayıp da ölmeyen ve başından geçeni anlatabilen tek bir insan yok. Bir üçüncü acı gerçek de şu : Çoğu zaman olayda ne oluyorsa oluyor, kendiliğinden yanma belası bir insanın başına ya yalnızken geliyor ya da birden fazla kişi varsa, hepsi birden yanıp ölüyorlar. Geriye hiçbir tanık kalmıyor.

 

Çoraplar Yanmamıştı

1841’de British Medical Journal dergisinde kendiliğinden yanma olayları üzerine bir yazı yayımlandı. Yazı, Manchester Patoloji Derneği Üyesi Dr. F. S. Reynolds tarafından kaleme alınmıştı.

Doktor, kendiliğinden yanma fikrine karşıydı. Yanmanın herhangi bir dış etkiyle meydana geldiğine inanıyordu. Fakat bu etkinin ne olduğunu ortaya çıkaramadığını da itiraf ediyordu. Yazısında, tanık olduğu, 40 yaşlarındaki bir kadınla ilgili olayı anlatıyordu. Kadın, evinde ocağın yanında yerde yatarken bulunmuştu. Olay gece meydana gelmişti. Ama sabahleyin ceset hâlâ yanmaya devam etmişti. Bilim adamı kadının bacaklarının nasıl yandığını bir türlü anlayamamıştı. Bacakları, diz kapaklarından ayrılacak derecede yanarak kömürleşmişti. Ama çoraplarda en küçük bir yanık izi bile yoktu!

 

Yardım İsteyemeden Yandılar

Birden fazla insanın hayatını yitirdiği kendiliğinden yanma olaylarının en eskilerinden birinin geçtiği ülke de Amerika’dır. Yer, Illinois eyaletinde, Seneca kenti yakınındaki bir çiftliktir. 1885’in yılbaşı gecesi Patrick Rooney, karısı ve işçileri John Larson mutfakta oturup viski içtiler. Daha sonra Larson, üst kattaki odasına çıkıp yattı. Ertesi sabaha kalktığında, başında bir ağırlık hissediyordu. Aşağıya inerek mutfağa girdi. Mutfakta her şeyin ince bir yağ tabakasıyla kaplı olduğunu gördü. Birden, Patrick Rooney’in yerde yattığını fark etti. Adam ölmüştü.

Hemen bir ata atladığı gibi, yakında oturan Patrick’in oğlu John‘a haber vermeye gitti. İki adam derhal çiftliğe geldiler. Mutfakta, masanın yanında döşemede yanık bir delik gördüler. Delikten aşağıya baktıklarında gördükleri manzara korkunçtu. Yerde yanık kemikler, kafatası kalıntısı ve küller vardı. Bunlar Bayan Rooney’in cesedinden arta kalmıştı. Bu kez kurban sayısı ikiye çıkmıştı.

Yapılan adli soruşturma sonunda savcı, bir kaza raporu hazırladı. Bu raporda Bayan Rooney’in bir kaza ilke yandığı ve Bay Rooney’in de onu kurtarmak isterken dumandan boğulduğu (!) yazılıydı.

 

Ceset Koltukta Oturuyordu

Kendiliğinden yanma üzerine araştırma yapanlar, kitaplara geçen birçok olayın 20. yüzyıl başlarında olduğunu görürler. 17 Aralık 1904 tarihinde Daily News adlı İngiliz gazetesinde ilginç bir yanma olayı vardı. Thomas Cochrane adlı bir kadın ölmüştü. Yanmış ceset yatak odasında bulunmuştu. Manzara korkunçtu. Kadın bu hale gelinceye kadar kim bilir nasıl ıstırap çekmişti. Oysa komşuları onun ne yardım istediğini ne de çığlık attığını duymuştu. Ne evde, ne de ocakta ateş izi yoktu. Yanık ceset, koltukta oturur halde, yastık ve minderler arasında bulunmuştu…

 

Kemikler Beyaz Bir Toz Yığınıydıcombustaohumana

Kendiliğinden yanma olayları incelendikçe çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Yanma, çoğunlukla sınırlı bir alanda meydana geliyor. Yatağına uzanmış haldeyken yanan birinin yatak örtülerine hiçbir şey olmuyor. Bazen, oturduğu yerde yananların sandalyesi incelendiğinde, ancak belli belirsiz yanık izlerine rastlanıyor. Elbiselerinde en küçük bir yanık izi taşımayan, ama bedeni kömür haline gelenler de var…

 

1905’de British Medical Journal dergisinde hareketli bir yaşamı olan yaşlı bir kadının ölümü şu cümlelerle anlatılıyordu : “Resmi görevliler, kadının evinden dumanlar çıktığını görünce kapıyı kırarak içeri girdiler. Dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar. Kadının kemikleri un ufak olmuş, oturduğu koltuğun önünde küçük bir küme halinde duruyordu. Bembeyaz toz yığınına dönüşen kemiklerin en üstünde kafatası vardı. Etleri tamamen yanmıştı. Ama 1 metre ötesindeki masa örtüsüne hiçbir şey olmamıştı…”

Olayın şaşırtıcı bir başka yanı, kadının yandığı yerin tam üstünde, tavanda bir yanık izi olmasıydı. Kadın, sanki bir alev sütunu gibi yanmıştı.

 

Trans Halindeyken mi Yanıyorlar ?

Kendiliğinden yanma üzerine bilgi toplayan uzmanlar, bir noktaya daha dikkat çekiyorlar. Olayların kurbanları, genellikle ses seda çıkarmadan ve kurtulmaya çalışmaksızın yanıyorlar. Araştırmacı Charles Fort‘un yazısında dediği gibi “Sanki sessizce kaderlerine boyun eğiyorlar.”

Bu durum, alkol ya da bir başka uyuşturucu madde yüzünden kendinden geçmeye benzemiyor. Hipnotize edilmiş ya da trans haline geçmiş gibi oldukları öne sürülebilir. Yanma olaylarının bilinmeyen bir psikolojik yanı olabilir. Çünkü insanlar, tutuşmaya başladıkları anda kaçıp kurtulamıyorlar.

 

Konuşamadan Öldü

İngiltere’de yayımlanan 6 Ocak 1905 tarihli Hull Daily Mail gazetesinde yer alan yanma olayı çok önemliydi. Çünkü kurban yanmış, fakat ölmemişti. Olay, Trinity Düşkünler Yurdu’nda meydana geldi. Elizabeth Clark adlı yaşlı kadın, sabahleyin yatağında ölümcül biçimde yanmış olarak bulundu. Yurtta kalanlar, ince bölmelerle ayrılmış yerlerde yatıyorlardı. Ama, kadının yattığı bölmeden hiçbir ses duyulmamıştı. Gazete, yanma olayı üzerinde durmuyordu. Yalnızca “kadının başına gelen kazayı anlatacak durumda olmadığını” belirtiyordu. Bir süre sonra kadın öldü. Şüphesiz, nasıl tutuştuğunu anlatsa da bir şey fark etmeyecekti. Çünkü, daha önceki olaylarda izlendiği gibi ilgililer, kadının kendiliğinden yandığına nasıl olsa inanmayacaklardı.

 

Alevler İçinde Karı-Koca

Olay yine İngiltere’de ve kendiliğinden yanma olaylarının en yaygın olduğu 1905 yılında geçiyor. Kurbanların sayısı ikidir. Mr. Kiley, karısı ile birlikte Southampton kentinde oturuyordu. 26 Şubat 1905 sabahı bitişikteki komşular garip bir “çatırtı” duyarak Kiley’lerin evine koştular. Kapı açılmayınca kırarak içeriye girdiler. Alevler içindeki karı-kocayla karşılaştılar. Adam döşemenin üzerinde yanarak ölmüştü. Aynı odadaki kadının cesedi de koltuğunda oturur haldeydi. Açıkça ve şüpheye meydan vermeyecek biçimde yanmışlardı. Ama elbiselerine hiçbir şey olmamıştı.

Üzerlerindeki yatak kıyafetlerinden anlaşıldığına göre, yatağa girmeye hazırlanırken ölmüşlerdi. İşin anlaşılamayan yanı, her ikisi de yardım istememiş, çığlık atmamıştı. Uyandık oldukları halde ses çıkarmadan yanmaları çok garipti. Ayrıca uyusalar bile, ölecek derecede yanmaları için uzun bir süre geçmiş olması gerekiyordu…

 

Vücut Yanıyor, Elbiseler Sapasağlam

Garip yanma olaylarından biri de yine İngiltere’de yayınlanan Madras Mail gazetesinde yer aldı. Gazetenin 13 Mayıs 1907 tarihli sayısında anlatılan olay, Dinapore yakınlarında Manner köyünde geçiyordu. Kurban yine bir kadındı. Kadının vücudu yandığı halde elbiselerine hiçbir şey olmamıştı. Ceset iki bekçi tarafından bulunmuştu. Adamlar evde bir tek yanık izine rastlamamışlar, yanık cesedi bölge savcılığına götürmüşlerdi. Yanıklara neyin sebep olduğu anlaşılamadı…

 

1650 Derece Isı Gerekiyorkyi_02_th

Kendiliğinden yanma olaylarındaki belirgin özelliklerden biri de çok yüksek bir sıcaklığın meydana gelmesidir. Normal koşullarda insan bedeni kolay kolay tutuşmaz. Özellikle diri diri tutuşan birinin bedeni kısmen yanar. Ayrıca bedenin dış kısmı yüzeysel olarak yanar, iç kısmına bir şey olmaz. Bütün uzmanların da hemfikir olduğu gibi, insanın kül haline gelmesi için saatlerce yakılması gerekir. Tabii böyle bir şey için yeterince yakıt kullanmak şarttır. Cesetlerin yakıldığı özel cenaze evlerinde bile kemikler kolayca yansın diye kırıldığı halde, geriye yanmış parçalar kalmaktadır.

Böyle bir yanmaya en iyi örnek Mrs. Reeser‘in ölümüdür.  Olay, Pensilvanya Üniversitesi Tıp Okulu’nda ünlü bir antropolog olan Dr. Wilton M. Krogman  tarafından incelendi. Bilim adamı, aynı zamanda yanmayla ilgili kaza ve cinayet soruşturmalarını da araştıran bir uzmandı. Pek çok alelade yanma olayının sebebini ve sonuçlarını anlamak için araştırmalar, deneyler yapmıştı. Ceset yakma yerinde 8 saatte fazla 1110 derece sıcaklıkta yakılan bir cesedin kemiklerinin kül haline gelmediğini ya da dağılma belirtisi göstermediğini gözlemlemişti. Ancak 1650 derece sıcaklıktan sonra kemikler eriyerek biçim değiştirmeye başlıyorlardı.

 

İntihar mı Yanma mı ?

Kendiliğinden yanma olayları bazen bir intihar olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Kayıtlarda, intihar ederken kendiliğinden yanarak ölen iki kişiden söz edilmektedir. Kurbanlar, önce intihar girişiminde bulunmuşlar, ama daha sonra kendiliğinden yanarak ölmüşlerdir. Üstelik, kendilerini yakamayacak biçimde ve yanmayla ilgisi olmayan bir yolla ölmek üzereyken tutuşuvermişlerdir.

Olaylardan ilki, 46 yaşındaki bir dökümhane işçisi olan Denney‘le ilgilidir. 18 Eylül 1952’de Amerika’da meydana gelen olayda, adamın sol kolundaki atardamarıyla el ve ayak bileklerini kestiği halde sonradan dumandan boğularak öldüğü belirlendi. Odasında alev yığını içerisinde bulundu. Ama içeride hiçbir yanık izine rastlanmadı. Savcı, adamın, üzerine parafin dökerek bir kibrit çaktığını ileri sürdü. Fakat odada içine parafin konulduğu tahmin edilen bir kaba rastlanmadı. Ayrıca, sol koldaki kesilen atardamardan, her saniye vücuttaki kanın %4’ü akarken ve iki eli kan revan içindeyken adamın kibrit çakması da mümkün değildir. Araştırmacı Otto Burma şöyle yazıyordu : ” Hiç şüphem yok ki, Denney intihara teşebbüs etti. Ama intihar ederken, anlaşılamayan bir nedenle yanarak öldü.”

İkinci olay, yine Amerika’da, Michigan- Pontiac’ta oturan 27 yaşındaki Billy Peterson‘la ilgilidir. Billy, 13 Aralık 1959 sabahı evden ayrıldı. Daha sonra otomobiliyle garaja girdi. Çalışır haldeki otomobilin egzozuna bir hortum takıp içeri uzattı. Kendisi de otomobilin içine geçip oturdu ve kapıları kapattı. Yaklaşık 40 dakika sonra oradan geçen biri, garajdan dumanlar çıktığını gördü. İçeri girince Billy’nin cesediyle karşılaştı. Adamın karbon monoksit zehirlenmesinden öldüğü açıktı. Ama doktorlar, sırt, kol ve bacaklarında 3. dereceden yanık izlerinin nedenini anlayamadılar. Vücudun bazı bölümleri kömürleşerek dökülmüştü. Buna rağmen, elbiselerinde ve çamaşırlarında yanık izine rastlanmadı…

 

Otomobildeki Cesetler

Bazı yazarlar, kendiliğinden yanma olaylarında ateşin olağan üstü bir hızla yayıldığını öne sürüyorlar. Çünkü kurbanların çoğu sanki hiçbir şeyin farkında değillermiş gibi sakin sakin dururken yanıveriyorlar. Eğer yanma yavaş yavaş gerçekleşseydi, bu kişilerde en azından bir panik belirtisi olması gerekirdi. Ron Willis, kendiliğinden yanma üzerine yazısında bulunan somut bir örneği veriyor. Yazı, 1972’de INFO Journal dergisinin 8. sayısında yayımlandı. Olay 1960’ta, ABD’nin Kentucky eyaletinde, Pikeville yakınlarında meydana geldi. Yanan bir otomobilin içinde kömürleşmiş 5 ceset bulundu. Soruşturmayı yürüten savcı şöyle diyordu : “Hepsi de 0t0mobile yeni binmiş gibi oturuyorlardı. Otomobil nasıl tutuşmuş olursa olsun, kurtulmak için gayret göstermeleri gerekirdi. Ama hiçbiri istifini bozmamış, kolunu bile kıpırdatmamıştı…”

Willis, 17 Haziran 1971’de meydana gelen Leon Eveille olayında da çok yüksek ısı meydana geldiğini gördü. Leon, 40 yaşında bir Fransızdı. Cesedi, Arcis-sur-Anbe’de, kapıları kilitli halde yanmış bir arabanın içinde bulundu. Otomobilin camları sıcaktan erimişti. Yanan bir otomobilin 700 derecelik bir ısı yaratacağı tahmin ediliyordu. Oysa camların erime sıcaklığı 1000 derecenin üzerindeydi.

 

Neden Yanıyorlar ?

Kendiliğinden yanmayla ilgili daha pek çok konu, incelenmek üzere bekliyor. Bazı insanların tutuşmaya yatkın oldukları kabul ediliyor. Böyle bir şey nasıl olabilir ? Acaba insanın içinde vücut ısısını ayarlayabilecek bir mekanizma mı var ? Sakın, kendiliğinden yananlar, bilmeden bu mekanizmayla oynuyor olmasınlar!..

 

Balon Çocuk: David Phillip Vetter

Balon ÇocukBalon çocuk lakabıyla bilinen David Phillip Vetter 21 Eylül 1971’de Texas’da dünyaya geldi. Onun hayatını anlatmaya başlamadan önce ailesi hakkında biraz bilgi vermeliyim.

Babası David Joseph Vetter ve annesi Carol Ann Vetter’ın 1963 yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ancak ilk çocukları 7 ay sonra öldü. Doktorlar aileye çocuklarının SCID hastalığına yakalandığını söylediler. SCID bağışıklık sistemini hızlı bir şekilde çökerten bir hastalık olduğu için çocuk sadece 7 ay yaşayabilmişti. Doktorlar aileye doğacak erkek çocuklarının %50 ihtimalle SCID hastası olabileceğini söylemişlerdi.

Ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Katherine SCID hastalığını taşımıyordu.

Doktorlar Vetter ailesine bir erkek çocuk yapmaları için ısrarda bulunuyordu. SCID hastalığının tedavisini başka bir şekilde bulamayacaklarını söylüyorlardı. Ancak Vetter ailesi bir çocuklarının daha ölümünü görmek istemiyorlardı.

Doktorların yoğun ısrarlarına dayanamayan Vetter ailesi bir çocuk daha yapmaya karar verdi. Ve Balon Çocuk dünyaya geldi. Herkes onun gerçek adını David Bubble sanıyordu ancak bunun nedeni insanların Vetter ailesini dışlamasını engellemekti.

Doktorlar David Bubble için özel bir steril balon hazırladılar ve onun bu balonun içinde yaşayabileceğini ve bu sürede tedavinin bulunacağını iddaa ediyorlardı. Balon Çocuk dünyaya geldikten sadece 2 dakika sonra bu steril balonun içine girdi. David Katolik Romalı bir papaz tarafından bir damla suyla vaftiz edildi.

Özel bir oda yapıldı

Su, hava, giysi ve gıda bu balonun içine girmeden önce sterilize ediliyordu. Bu balona televizyon ve birkaç oyuncak koyulmuştu.

Balon Çocuk 14 yıl boyunca balonun içinde hiç hasta olmamıştı. Fakat doktorlar herhangi bir tedavi yöntemi bulamamışlardı.

Balon ÇocukDavid’in yaşadığı her an ailesi ve doktorlar için çok büyük bir masraf haline gelmeye başlamıştı. 1.300.000$ harcanmıştı David’in bakımı için. Doktorlar kız kardeşi Katherine’den kemik iliği alarak David’e nakledecekti. Operasyon gayet başarılı geçti. Fakat nakilden sadece 2 gün sonra David ilk kez hasta oldu. ishal, ateş, şiddetli kusma ve bağırsak kanaması başlamıştı.

Balon Çocuk odasından çıkıyor

David Bubble tedavi edilmek üzere 14 yaşında ilk kez o steril odadan çıkarılmak zorundaydı. NASA David için özel bir kıyafet tasarlamıştı. Artık sadece kafası bir balon içinde tutulacaktı David’in.

Fakat David steril odadan çıkarıldıktan sadece 7 gün sonra 22 Şubat 1984’de öldü.

SCID hastalığının tedavisi David öldükten sadece 2 ay sonra bulundu. Virüsün adı Burkitt’s lymphoma’dır.