Kendiliğinden Yanan İnsanlar

  Kendiliğinden Yanan İnsanlar   

İnsan hiçbir yerden alev almadan kendi kendine yanabilir mi? Binlerce olay sonrasında, tanıkların ifadeleri, hazırlanan raporlar, otopsi sonuçları bunu doğruluyor…

İnsan bedeninin kendiliğinden yanıp yanamayacağı yüzyıllardır açıklığa kavuşturulmuş değil. Bilim adamlarının bu konuda ağzını bıçak  açmıyor. Ne olabilir diyorlar ne de olamaz.

Polis ise ne zaman bir yanma olayına el atsa, ya kaza ya cinayet ya da intihar deyip işin içinden çıkıyor. Fakat bu konudaki tedirginlik ortadan kalkmıyor. Şu veya bu biçimde yanarak öldü dediklerimizin bir kısmı kendiliğinden yanmış olmasın?

Ölümün böyle sevimsiz bir çeşidine yakalanmak istemeyenler ne yapmalı? Konuyu anlayabilmek için öncelikle bazı kendiliğinden yanma olaylarını ele almak gerekiyor.

 

Sessizce Yanan Kontes

Kontes Cornella Bandi 62 yaşında bir İtalyan soylusuydu. Verona‘daki evinde sakin bir hayat yaşıyordu. 4 Nisan 1731 günü akşam yemeğinden sonra yatağına yattı. Hizmetçisiyle bir süre sohbet ettikten sonra uykuya daldı. Ertesi sabah Kontes’i uyandırmak için yatak odasına giren hizmetçi, korkunç manzarayla karşılaştı. Yatak odası yoğun bir dumanla kaplıydı. Duman kolay kolay dağılmıyordu… Pencere pervazından aşağıya yağlı, sarımtırak bir sıvı damlıyordu…

Her yer is ve kurum içindeydi. Havada küller uçuşuyor, odanın içindeki her şeyin üzerine yapışıyordu. Ağır bir koku, yandaki odalara bile sinmişti. Yatakta herhangi bir yanık izi yoktu. Yatak örtüsü açılmış ve Kontes yataktan çıkmıştı.

Kontes, yataktan 1.5 m ötede, âdeta kül ve kömür haline gelmiş olarak yığılmıştı. Üzerindeki çoraplar da dahil, bacaklarına bir şey olmamıştı. Başı, bacaklarının arasında yerde duruyordu.  Beyni, sırtının büyük bir bölümü ve çenesi tamamen yanarak kül olmuştu. Üç parmağı kömürleşmişti. Vücudunun yanan bölümlerinden geriye bir avuç kül kalmıştı…

Veronalı din adamı Bianchini, Kontes’in ölümünü en ince ayrıntısına kadar rapor ettiği halde, yetkililer bir açıklama yapmadılar. Sonradan bu ölüm, kendiliğinden yanma olayları arasında, bilinen ilk örneklerden biri olarak kabul edildi.

 

Cinayet mi, Kendiliğinden Yanma mı ?

18. yüzyılda çok sayıda kendiliğinden yanma olayı vardı. Doktorlar konuya ilgisiz kalamıyorlardı. Özellikle adli tıbba birçok olay geliyordu. Sonuçta, kendiliğinden yanma daima reddediliyordu. Uzun süre ileri sürülen reddediş gerekçelerinden biri, katillerin cinayetlerini gizlemek için, olaya kendiliğinden yanma süsü vermeleriydi.

Şimdi 1725 Fransa’sına bir uzanalım. Jean Millet adlı bir hancı, güzel bir hizmetçi kızla düşüp kalkıyordu. Bir sabah adamın yaşlı ve çirkin karısı yanmış halde bulununca, olay bir cinayet olarak yorumlandı. Kadının cesedi evdeki ocağın çok yakınında ve yerde duruyordu. Vücudunun büyük bir bölümü yanmıştı. Ancak başının bir kısmı, gövdesinin ve iç organlarının bazı bölümleri kalmıştı. Cesedin bulunduğu döşemenin 45 cm genişliğindeki bir bölümü de yanmıştı. Ama çok yakınındaki un torbasında hiçbir yanma belirtisi yoktu. Olay, o sırada handa kalan asistan doktor Le Cat tarafından incelendi. Doktor bunun alelade bir yanma olmadığını belirtti. Fakat mahkeme, doktoru ciddiye almadı. Kadının çok içki içiyor olmasına büyük önem verdi. Sonunda olayı ayyaş bir kadının Tanrı’nın gazabıyla yanması olarak açıkladı…

 

Kendiliğinden Yanan İnsanlar

Araştırmalar Sürdürülüyor

İnsanların kendiliğinden yanmasıyla ilgilenen çağdaş aratırmacılar, böyle olayların giderek arttığını ileri sürüyorlar. Eğer tanıkların üzerindeki baskı kalksa, herkes doğruyu söylese, bu sayının daha da artacağını kabul ediyorlar. Bazı gazeteciler ve meraklılar da kendiliğinden yanma olayları üzerine bilgi topluyorlar. Tıp dergilerinde konuyla ilgili yazılar yayımlanıyor. Fakat nedense savcılar ve onların danıştıkları uzmanlar, kendiliğinden yanmayı fiziğe ve tıbba aykırı buluyorlar. Her olayın altında sıçrayan bir kıvılcım, yanan bir sigara izmariti ya da bir çocuğun kibritle oynaması gibi nedenler arıyolar.

 

Cevapsız Kalan Sorular

Kendiliğinden yanma olayları, yüzyıllardır aynı biçimde sürüp gidiyor. Değişen sadece açıklamalar. Eskiden “Tanrı’nın bazı insanları cezalandırması, çok içki içenlerin, ayyaşların kaçınılmaz sonu” deniyordu. Şimdi ise, eğer bir polis karışmışsa, katili bir türlü bulunamayan bir cinayet (!) ortaya çıkarılıyor.  Eğer yetkili doktorlardan rapor istenmişse, o zaman da olayda muhakkak bir kaza (!) aranıyor.

Olayların görgü tanıkları ve insanların yakınları, polisin ve doktorların raporlarıyla tatmin olmuyorlar. “İşin içinde başka bir iş var” deniyor. Ama ne? İnsan nasıl olur da vücudunun içinden yanmaya başlar? Yananların çoğunun ileri yaşlarda ve kadın olması bir tesadüf mü? Yanma olayının bu kadar çabuk olup bitmesinin nedeni ne? Kendiliğinden yanmanın ancak belirli koşullarda olduğu ve belirli özellikte kişilere musallat olduğu söyleniyor, bu doğru mu? Son olarak da, bir insanın bu biçimde hayatını yitirmemek için ne yapması gerekir? Alınacak tedbirler nelerdir? İşte, şimdi bütün bu sorulara cevap aranıyor.

 

 

 

Myrtle Corbin: Dört Ayaklı Kadın

Myrtle Corbin, “Dört Ayaklı Kadın” olarak bilinir. Fakat bu lakap biraz yanıltıcıdır. Çünkü 4 ayağın tamamı ona ait değildir. Ortada eteğinden sarkan 2 ayak doğum esnasında ölen ikiz kardeşine aittir.

1868 yılında Lincoln‘de doğmuştur. Çocukluğunun büyük kısmını Blount kasabasında geçirmiştir. 1880’de ki nüfus sayımında bulunmuştu. Daha doğrusu insanların ilgisini çekmişti. Doğum sırasında ölen ikiz kardeşinin sadece belden aşağısı gelişmiş ve ilginç bir şekilde Myrtle’in vücuduna yapışık bir şekilde kalmıştır.

Myrtle CorbinAyakları kontrol etmek istemişti

Myrtle bu ikiz kardeşine ait olan ayakları kontrol edebiliyordu. Bu ayakları kontrol edebilmek için çok uğraşan Myrtle, onları yürümek içinde kullanmak istemişti. Ancak bunu başaramamıştı. Yani Dört Ayaklı Kadın sadece 2 ayağını yürümek için kullanabiliyordu.

Bir iş adamı olan P.T Barnum, Myrtle’ı görünce hemen onu sirklerinde çalıştırmak istedi. Onun popüler olması yapabileceği şovlara bağlıydı. Myrtle bu şovlar için kendi giyimine uygun çorapları ve ayakkabıları ikiz kardeşinin ayaklarına giydiriyordu ve bu onun daha da olağanüstü gözükmesini sağlıyordu. Myrtle kısa zamanda çok popüler olmuştu. Haftalık 450$ civarında para kazanmaya başlamıştı.

Myrtle Corbin

Myrtle Curbin tıpçılar tarafından araştırılmak isteniyor

Myrtle 19 yaşındayken Dr.Clintonn Bicknell ile evlendi. Asıl ilginçlik bundan sonra başlamıştı. Myrtle’in ikiz kardeşininde rahmi vardı. Yani Myrtle iki vajinası vardı. Dr.Bicknell bunu diğer doktor arkadaşlarıyla paylaşmak ister ama kararsızdır. Bu durum Myrtle’yı rahatsız edebilirdi.

Dr.Bicknell bunu yakın arkadaşları George M. Gould ve Walter L. Pyle ile paylaşır. Onlarda bunun hakkında araştırma yapmak istemişti. Ancak Myrtle başta buna karşı çıkmıştı. Fakat Dr.Bicknell’in iknaları sonucunda araştırmaya izin vermiştir. İki araştırmacı çok ilginç bir gerçeği ortaya çıkardı. Her iki rahmide adet dönemi geçiyordu. Yani bu iki rahimdende çocuk sahibi olabileceğini gösteriyordu.

Myrtle Curbin’ın 5 çocuğu vardı. Söylentilere göre 3’ü kendi rahminden, diğer 2’side kız kardeşinin rahminden dünyaya gelmiştir.

 

İspanyol Gribi

İspanyol Gribiİspanyol Gribi 1918 ile 1920 yılları süresince, H1N1 virüsünün ölümcül bir çeşidinin neden olduğu grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 2 yıl içerisinde yaklaşık 80 milyon insanın ölümüne sebep olarak, insanlık tarihinin bilinen en büyük salgını olarak akıllara kazınmıştır. İspanyol Gribi’nin en ilginç özelliği, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı gençleri etkilemesidir.

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde tüm dünyaya yayılmıştır. Bir çok tarih adamına göre Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinde ki en önemli faktördür.

İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlaması değildir. Tüm Dünya’da savaş dolayısıyla askeri sansür vardır. Ancak İspanya savaşa katılmadığından dolayı, salgın haberlerini yapan tek ülkeydi. İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni budur.

İspanyol Gribi ilk kez 11 Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde yaşayan bir kişide tespit edilmiştir. Salgın 1918 yılının Sonbahar aylarında tavan yapmış ve tüm Dünya’yı etkisi altına almıştır. Hindistan’da yaklaşık 16 milyon insan bu salgından ölmüştür. Bu rakam o zaman ki Hindistan nufüsunun %5‘idir. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun yaklaşık % 28‘i salgından etkilenmiş ve yaklaşık 600.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Resmi rakamlar olmasa da, Britanya’da 250,000, Fransa’da 400,000 kişinin hayatını kaybettiği söylenmektedir. Fiji Adalarının %15‘i 15 gün içinde İspanyol Gribi’nden ölmüştür.

Rosalia Lombardo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rosalia Lombardo;

Rosalia Lombardo İspanyol Gribi’nin sembolüdür. İtalyan general Mario Lombardo’nun küçük kızı olan Rosalia Lombardo, 1918 yılında doğdu. İspanyol Gribi onu 1920 yılında kurbanları arasına aldı. Acısını azda olsa dindirmek isteyen general Lombardo, kızını mumyalayarak ölümsüzleştirdi. Şuan Palermo’da bir müzede koruma altında bulunmaktadır.

Atatürk İspanyol Gribi Oldu mu?

Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile Samsun’a gitmeden önce salgına yakalandığına dair bir söylenti var. Bu hastalığı yaveri Cevat Abbas Gürer şöyle anlatıyor: “Samsun’a hareket için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Atatürk bir süredir rahatsızdı. Oldukça ciddi bir salgın olan ve herkesin çok korktuğu İspanyol Gribini Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evinde atlatmıştı”

Fikret Mualla;
Cumhuriyet’in ilk kuşak ressamları arasında yer alan Fikret Muallâ, yaşamının çoğunu geçirdiği Paris’te Türk resminin önemli bir temsilcisi olmuş ve yapıtlarıyla buranın sınırsız sanat ortamında kendini kabul ettirmiştir.
Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda, Dünya’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci bir felaket olarak görülen İspanyol gribi Fikret Mualla’nın annesinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu hastalığı annesine bulaştıran kişi olduğu için Fikret Muallâ gelişim çağında sürekli bir suçluluk duygusu yaşamıştır.

Nazım Hikmet;

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol Nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 918’e kadar
yedi bitirdi bizi.

Fil Adam: Joseph Merrick

Joseph MerrickJoseph/John Merrick “Fil Adam” tarihin en şanssız kişilerinden biridir. John Merrick 5 Ağustos  1862’de İngiltere’de doğmuştur.
11 yaşına kadar hayatında her şey yolunda gitmiştir Merrick’in. Fakat taki annesinin ölümüne kadar. Annesinin ölümünden sonra Merrick’in babası evlenir ve Joseph Merrick üvey annesiyle yaşamak zorunda kalır. Üvey annesi tarafından sürekli hor görülen Joseph birkaç kez evden kaçma denemesinde bulunsa da babası tarafından geri getirilmiştir.

Joseph 13 yaşında sigara fabrikasında iş bulur. Fakat üç sene sonra Joseph Merrick ‘in sağ kolunda anlam veremediği bir bozukluk oluşmaya başlar ve kolu artık işini yapmasına engel olacak duruma gelir.

Merrick’in kolu ve çevre kısmı her geçen gün daha kötüye doğru gider. Bir yandan iş arayan Joseph bir yandan çevre baskısına uğrar. Çalışmak ve para kazanmak zorundadır, bunun için pazarlama yapıp satış yapmak ister fakat korkutucu görüntüsünden ötürü bunda başarılı olamaz.

Joseph Merrick artık yüzünde bez parçası ve şapkayla dolaşmaya başlar.

Yüzünde bez ve kafasında şapkayla parasız ve evsiz kalan Joseph Merrick için tek seçenek kalmıştır. O da hastalığından para kazanmak. Yüzünü gizlemekten vazgeçer ve sirke katılır. Sirk bünyesinde “mahlûkat” olarak tanıtılır ve bundan ciddi sayılabilecek para kazanır. Herkes her zaman olduğu gibi onda şaşkınlıkla bakıyor ve bundan para kazanıyordu.

Frederick Treves ile tanışması

Joseph, Mile End Road’daki bir mağazada ilgi çekme amaçlı kendini gösterirken, fizyolojist, bilim adamı Frederick Treves tarafından görülür. Doktor Joseph’e kartını bırakır ve onu test etmek istediğini söyler.  Kısa bir süre sonra sirk gösterilerinin İngiltere’de yasaklanmasıyla Joseph İngiltere’den ayrılıp Belçika’ya doğru yolculuğa başlar. Ordaki sirkle görüşme yapar fakat sirk sahibi hem onu aşağılayarak karşılar ve Joseph’in sahip olduğu tüm parasını çalar. Hayatta her zaman olduğu gibi yine kötü şansıyla yüzleşen Joseph Merrick, İngiltere’ye dönerken başına birçok olay gelmiş hatta halk tarafından linç edilirken polisler sonra anda yardımına yetişmiştir. Rahatsızlığından ötürü düzgün konuşamayan Joseph’in cebinden Doktor Treves’in kartviziti çıkmış ve Merrick’i ona getirmişlerdir. Bu noktadan sonra bir nebze de olsa hayatı iyi gitmeye başlar “Fil Adam”ın ve çok geçmeden İngiltere kraliyet ailesinin ve sosyetenin büyük ilgisini toplar.

Doktor Frederick Treves’in gözlerimlerine tabi tutulan Joseph, Treves tarafından doğuştan kemik bozukluğu teshisi kondu. Fakat işin gerçeği 100 sene sonra anlaşılabilecekti.

Son kez normal olmak istemişti

Henüz 27 yaşında, 11 Nisan 1890 tarihinde hayatı sona eren Joseph Merrick’in ölümü de bir hayatı kadar ilginç ve trajik olmuştur. Kafasının aşırı ağırlığından ötürü normal bir şekilde boylu boyuna uyuyamayan Joseph, bir kez olsun o şekilde yatmayı denemiş fakat uykuya daldığı gece boynunda çıkık oluşur, nefes alamaz ve hayata gözlerini yumar.

Hastalığına ise tam 100 yıl sonra teshis konmuştur. Buna göre: Merrick’te çok nadir görülen Proteus Sendromu vardı fakat bu tek başına yeterli değildi. Çünkü bu sendrom 25 milyonda 1 insanda görülüyordu ve buna göre fil adam benzerleri yeryüzünde olması gerekiyordu. Fakat Merrick gibisi daha önce görülmemişti. Fakat gerçek daha sonra farkedildi. Merrick Proteus Sendromuna yakalandığı yetmezmiş gibi bir de NF-1 denilen 2.500 doğumda 1 görülen başka bir şekil bozukluğuna yakalanmıştı.

Joseph Merrick, fil adam iki çok nadir görülen sendroma yakalanmış belkide tarihte görülen en şanssız insan olmuştu. Her iki sendromun bir insanda görülme olasılığı ise 1/62.500.000.000’di.

Joseph’in hayatı David Lynch‘in yönettiği Anthony Hopkins ve John Hurt’ün başrollerini paylaştığı 1980 yapımı “The Elephant Man“, “Fil Adam” filmine konu olmuştur.

Piramitlerin Sırları: Keops Piramidi

keops piramidiPiramitler‘in sayısı 80’e yakındır. En çok bilinenleri, diğerlerine göre daha büyük olan ve Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. İsimlerini kurucularından almış olan bu üç piramit Keops, Kefren ve Mikerinos. Bu üç piramidin geometrik ve gözlemlere dayalı bir plana göre yapıldığı ve bu planın da direkt olarak astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir.

Keops Piramidi diye de adlandırılan Büyük Piramit, bu üç piramitten ilk inşa edilenidir. 137 metre yüksekliğindeki ve 6.5 milyon ton ağırlığındaki bu piramit, Kahire şehri yakınlarındadır ve Nil Deltası’nın tabanında bulunmaktadır. Keops’un Sirius yıldızının ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine dik düştüğü bir dönemde yapıldığı söylenir.

Piramidin yapım planında 286,1022 sayısına sıklıkla rastlanır ve bu sayı kilit sayı olarak kabul edilir, çünkü 286,1022 Güneş ve Yıldız yılının değerini, Güneş ile Dünya arasındaki uzaklıktır. İşte Piramit başta bu sebeplerden bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı Keops Piramidi ’nin bugünkü teknoloji ve makinelerle bile yapılamayacağını belirtmektedirler.

Büyük Piramit Dünya’daki karaların tam ortasında bulunmaktadır. Bilim adamları, böyle dev bir yapının Dünya’nın uzaydan henüz görülmemiş olmasına rağmen nasıl Dünya karalarının tam merkezine oturtulduğunu açıklayamamaktadırlar.

keops piramidiKeops’un Firavun mezarı olarak inşa edilmesiyle ilgili bilgi güvenilirliğini günden güne yitirmektedir. Piramitin güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak inşa edildiği konusundaki bilgiler günden güne güç kazanmaktadır. Bu bilginin günden güne güçlenmesi, Raymond Drake’in ısrarla söylediği “Ya uzaylılar ya da onların eğittikleri seçkin kişiler tarafından yapıldı.” teorisini aklımıza getirmektedir.

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyor:
“Keops’un yapımında kullanılan blokların manipülasyonu, ancak daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir.”

Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:
“Mısır’daki taşlar ne insan kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmiştir. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmiştir. Sonuç olarak, taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine koyuluyordu.”

Çok eski efsanelerde piramit yapımında kullanılan “majik çubuklar”dan bahsedilir. Bu çubuklar sayesinde titreşimli bir ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı:
“Ses aklın alamayacağı türden imkanlar taşıyan bir güçtedir. Ve bu gücün kullanımı, kadim ermişlerin bildikleri bir şeydir. Evrenin çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Keops’ta gerçekleştirdiği buluş oldukça ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu. Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir.keops piramidi

Keops Piramidi hakkında bilgiler

  • Keops 12 ton ağırlığında bloklardan oluşmuştur. Günde on blok yerleştirilirse yapımı tam 664 yıl sürer. En ilginç yanı ise bu blokların temin edilebilecegi en yakin mesafenin yüzlerce km. uzaklikta olmasıdır. Bu taslarin nasil getirildigi bilinmemektedir.
  • Piramitin üzerinde olduğu meridyen, karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böler.
  • Yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verir.
  • Taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini,
  • Piramit kimin adina yapildiysa, onun bulundugu odaya, yilda sadece 2 kez günes girmektedir. Bu iki tarihte dogdugu ve tahta çiktigi günlerdir.
  • Mumyalarda radyoaktif madde bulundugundan; mumyalari ilk kez bulan 12 bilim adami kanserden ölmüstür.
  • Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalismamaktadir.
  • Kirletilmis suyu, bir kaç gün Piramit’in içine birakirsaniz;suyu aritilmis olarak bulursunuz.
  • Piramit’in içerisinde süt, bir kaç gün süreyle taze kalir ve sonunda bozulmadan yogurt haline gelir.
  • Bitkiler Piramit’in içinde daha hizli büyürler.
  • Piramitlerin içi yazın soguk, kışın sicak olur.
  • Piramidin çevresi 365,24 metredir. Yani bir yıl içindeki gün sayısını göstermektedir.
  • Çevresini yüksekliğin iki katına böldüğümüzde, pi sayısı olan 3.1416’yı bulmaktayız.

Gökkuşağı Projesi: Philadelphia Deneyi

Philadelphia DeneyiGökkuşağı Projesi  adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihden bugüne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur Philadelphia Deneyi 

İddia sahibi ataldır, Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup’dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

Philadelphia Deneyi temelinde Einstein’in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitce, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920′lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya’da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.

Philadelphia Deneyi Bir Nikola Tesla Çalışması

İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Albert Einstein Dr.John von Neumann ve Dr. Nikola Tesla’nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.
Birleşik Alan Teorisi’nin deneye uygulanışı ise “çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak” şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki megavat CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleşti.

Allende, Philadelphia Deneyi 22 Haziran 1943′te sabah 09:00′da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :
“Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943′te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. “Donma” adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?”

Bu hikâyeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philedalphia limanından 640 km. ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikâyeye temkinli yaklaştı. Allende’ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende’nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektupdan sonra yazışmamaya karar verdi.