Yerebatan Sarnıcı: Medusa Efsanesi

Yerebatan Sarnıcı 532 yılında İmparator Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Stoa Bazilikası‘nın altında bulunduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.

Rivayete göre, üzerinde gözyaşına benzer şekillerin bulunmasının nedeni Büyük Bazilika’nınYerebatan Sarnıcı - Gözyaşı Sütunu yapımında ölen yüzlerce köledir. Sarnıcın orta kısmına geçtikten sonra, güneybatı duvarında yaklaşık 40×30 metre ebatlarında düzensiz bir çıkıntı halinde görülen kısım ağırlığı taşıyabilmesi için geçmiş yüzyıllarda yapılan onarım çalışmaları sırasında örülen duvarlardır. En geniş tarafında 9 sütun, en dar tarafında ise 2 sütun olmak üzere toplam 40 sütun bu duvarların arka bölümünde kaldığı için görülmemektedir.

Yerenbatan Sarnıcı‘ nın kuzeybatı ucundaki iki sütunun altında ise iki Medusa başı Roma Çağı heykel sanatının şaheser örnekleri bulunmaktadır. Ziyaretçilerin hayretler içerisinde seyrettikleri IV.yy. ait bu başların buraya nasıl getirildiği konusunda net bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak Genc Roma Çağı‘na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildiği sanılmaktadır.

Medusa BaşıMedusa’nın Laneti

Medusa‘yla ilgili mitolojiye ait birçok söylenti bu yapının dahada efsaneleşmesini sağlamıştır. Rivayete göre Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üc kız kardeşten yalnızca Yılan Başlı Medusa olumludur. Ve gözlerine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. Medusa başının o dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla buraya konulduğu sanılmaktadır.

Bir başka rivayette ise Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile kendini çok beğenen bir kızdır. Medusa, Tanrı Zeus’un oğlu Perseus‘a aşıktır. Tanrıça Athene’de Perseus’a aşıktır ve Medusa‘yı çok kıskanmaktadır. Bu kıskançlıktan dolayı, Athene Medusa’nın saçlarını korkunc yılanlar biçimine sokar. Ve Medusa’nın gözlerine bakan kişi anında taş kesilir. Perseus Medusa’nın büyülendiğini düşünerek başını keser ve kesik başı eline alarak savaşlara katılır. Medusa’nın gözlerini gören herkes taş kesildiği için Perseus bu sayede birçok savaş kazanır.Bunun üzerine Medusa’nın eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlendiği söylenmektedir.

Diğer bir rivayete göre ise Medusa kendisini Perseus’un kılıcında görmüş ve taş kesilmiştir. Bunun icin buradaki heykeli yapan heykeltras ışığın yansıma pozisyonlarına göre Medusa’yı normal, ters ve yan olmak üzere üç ayrı pozisyonda yapmıştır. Normal pozisyonda çalışılmış olan Medusa başı Didim’den getirilmiştir.

Yerebatan SarniciYerebatan Sarnıcı’nın inşası ve özellikleri

İnşasında 7.000 kölenin çalıştığı sanılmaktadır. Sarnıç suyu imparator Valens’in yaptırdığı 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile imparator Justinianus’un yaptırdığı 115.45 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri’yle şehre yaklaşık 20km. mesafede bulunan Belgrat ormanlarındaki Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı’nda ki sütunların büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavus Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Bu sütun Bizans devrinde “Farum Tauri” denilen bugünkü Beyazıt meydanında kalıntıları bulunan IV. yy. zamanına ait büyük Theodesiusun (379-395) zafer takındaki sütunların benzeridir.

  • Sarnıç, 140×70 metrelik dikdörtgen şeklindeki bir alanı kapsayan büyük bir yapıdır.
  • 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde 9’ar metre yüksekliğinde tam 336 sütun vardır. Birbirine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane 12 sıra meydana getirirler.
  • Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlatmakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemektedir.
  • Bu sütunların üst kısımları yer yer farklı özellikler taşır. Kimisi Corinth üslubunu yansıtırken kimiside Dor üslübunu yansıtmaktadır.
  • Yerebatan Sarnıcı’nın tuğladan örülmüş, 4.80 metre genişliğindeki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiştir.
  • Toplam 9.800 metre karelik bir alanda bulunan bu sarnıç yaklaşık olarak 100.000 ton su depolayabilmektedir.

Yerebatan SarnıcıYerebatan Sarnıcı’nın Osmanlıların eline geçişi ve kullanımı

Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından 1453 yılında fethedilmesinin ardından bir müddet daha kullanılmıştır. Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su aktarılmıştır. Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlılar’ın şehirde kendi su tesislerini kurduktan sonra kullanmamıştır.

1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedilmiştir. Basilika Sarnıcı kurulduğundan günümüze kadar çeşitli onarımlardan geçmiştir.

  • Osmanlı imparatorluğu döneminde iki defa restore edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yy.’ da III. Ahmet zamanında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır.
  • 19. yy.’da ikinci büyük onarım Sultan II. Abdülhamit zamanındadır.
  • Cumhuriyet dönemindeki en büyük onarım 1985 yılında İstanbul Belediyesi tarafından başlatılmıştır.
  • İçerisindeki 50.000 ton çamurun çıkartılması ve gezi platformunun yapılmasıyla birlikte 9 Eylül 1987 yılında tamamlanmış ve tekrar ziyarete açılmıştır.

Piramitlerin Sırları: Keops Piramidi

keops piramidiPiramitler‘in sayısı 80’e yakındır. En çok bilinenleri, diğerlerine göre daha büyük olan ve Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. İsimlerini kurucularından almış olan bu üç piramit Keops, Kefren ve Mikerinos. Bu üç piramidin geometrik ve gözlemlere dayalı bir plana göre yapıldığı ve bu planın da direkt olarak astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir.

Keops Piramidi diye de adlandırılan Büyük Piramit, bu üç piramitten ilk inşa edilenidir. 137 metre yüksekliğindeki ve 6.5 milyon ton ağırlığındaki bu piramit, Kahire şehri yakınlarındadır ve Nil Deltası’nın tabanında bulunmaktadır. Keops’un Sirius yıldızının ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine dik düştüğü bir dönemde yapıldığı söylenir.

Piramidin yapım planında 286,1022 sayısına sıklıkla rastlanır ve bu sayı kilit sayı olarak kabul edilir, çünkü 286,1022 Güneş ve Yıldız yılının değerini, Güneş ile Dünya arasındaki uzaklıktır. İşte Piramit başta bu sebeplerden bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı Keops Piramidi ’nin bugünkü teknoloji ve makinelerle bile yapılamayacağını belirtmektedirler.

Büyük Piramit Dünya’daki karaların tam ortasında bulunmaktadır. Bilim adamları, böyle dev bir yapının Dünya’nın uzaydan henüz görülmemiş olmasına rağmen nasıl Dünya karalarının tam merkezine oturtulduğunu açıklayamamaktadırlar.

keops piramidiKeops’un Firavun mezarı olarak inşa edilmesiyle ilgili bilgi güvenilirliğini günden güne yitirmektedir. Piramitin güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak inşa edildiği konusundaki bilgiler günden güne güç kazanmaktadır. Bu bilginin günden güne güçlenmesi, Raymond Drake’in ısrarla söylediği “Ya uzaylılar ya da onların eğittikleri seçkin kişiler tarafından yapıldı.” teorisini aklımıza getirmektedir.

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyor:
“Keops’un yapımında kullanılan blokların manipülasyonu, ancak daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir.”

Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:
“Mısır’daki taşlar ne insan kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmiştir. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmiştir. Sonuç olarak, taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine koyuluyordu.”

Çok eski efsanelerde piramit yapımında kullanılan “majik çubuklar”dan bahsedilir. Bu çubuklar sayesinde titreşimli bir ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı:
“Ses aklın alamayacağı türden imkanlar taşıyan bir güçtedir. Ve bu gücün kullanımı, kadim ermişlerin bildikleri bir şeydir. Evrenin çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Keops’ta gerçekleştirdiği buluş oldukça ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu. Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir.keops piramidi

Keops Piramidi hakkında bilgiler

  • Keops 12 ton ağırlığında bloklardan oluşmuştur. Günde on blok yerleştirilirse yapımı tam 664 yıl sürer. En ilginç yanı ise bu blokların temin edilebilecegi en yakin mesafenin yüzlerce km. uzaklikta olmasıdır. Bu taslarin nasil getirildigi bilinmemektedir.
  • Piramitin üzerinde olduğu meridyen, karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böler.
  • Yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verir.
  • Taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini,
  • Piramit kimin adina yapildiysa, onun bulundugu odaya, yilda sadece 2 kez günes girmektedir. Bu iki tarihte dogdugu ve tahta çiktigi günlerdir.
  • Mumyalarda radyoaktif madde bulundugundan; mumyalari ilk kez bulan 12 bilim adami kanserden ölmüstür.
  • Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalismamaktadir.
  • Kirletilmis suyu, bir kaç gün Piramit’in içine birakirsaniz;suyu aritilmis olarak bulursunuz.
  • Piramit’in içerisinde süt, bir kaç gün süreyle taze kalir ve sonunda bozulmadan yogurt haline gelir.
  • Bitkiler Piramit’in içinde daha hizli büyürler.
  • Piramitlerin içi yazın soguk, kışın sicak olur.
  • Piramidin çevresi 365,24 metredir. Yani bir yıl içindeki gün sayısını göstermektedir.
  • Çevresini yüksekliğin iki katına böldüğümüzde, pi sayısı olan 3.1416’yı bulmaktayız.

Hermaphroditos’un Aşk Perisi: Salmakis

Salmakis adlı peri, bütün zamanını göl sularında yüzerek geçirir. Gölü ayna gibi kullanarak, upuzun saçlarını ağaçlardan yaptığı tarakla tararmış. Suya yansıyan güzelliği kendisini bile şaşırtırmış. Gülüşüyle tüm doğayı çınlatırmış.

Günün birinde her zaman olduğu gibi gölün kıyısında vakit geçiren Salmakis, yakışıklı bir delikanlı görür. Delikanlının adı Hermaphroditos’tur.

Hermaphroditos ismini annesi Afrodit ve babası Hermes‘in isimlerinin birleşiminden almıştır. Afrodit aşkın ve güzelliğin tanrıçası, Hermes ise Belagat Tanrısı’dır. Belagat, anlattıklarıyla karşısındakini ikna edebilme yeteneğidir. Hermes mitolojide kurnazlıklarıyla bilinir. Hermaphroditos bu sebepten hem çok yakışıklı hem de kurnazdır.

Hermaphroditos’la ilk karşılaşma

Genç yaşına rağmen sürekHermaphroditos ve Salmakisli dolaşmaya çıkan ve çoğu zamanda uzun süreler evinden uzak bir yaşam süren Hermaphroditos’un yolu bir gün Salmakis’in gölüne düşer.

Salmakis her zaman olduğu gibi gölde yüzüyordu. Sudan çıktığında karşısına çıkan Hermaphroditos’u görünce, ona aşık olur. Saçlarını tarağıyla düzeltip, hemen Hermaphroditos’un yanına yaklaşır:
“Eğer sen bir tanrıysan sevgi tanrısı Eros olmalısın. Seni doğuran Afrodit’ten başkası olamaz. Ancak onun doğurduğu bu kadar güzel olabilir. Seni gören herkes mutlu olur ama senin sevdiğin kız, onlardan bin kere, milyon kere daha mutlu olur. Büyük zevkler tadacaktır o… Eğer kimseye kalbini açmadıysan şimdiye kadar, kalbini bana açmanı istiyorum”

Hermaphroditos henuz ergenlik çağına girmemiştir. Utangaç ve sıkılgan bir genç olan Hermaphroditos, o zamana kadar böyle bir şeyin varlığı dahi aklına gelmemiştir. “Beni rahat bırak” diyerek Salmakis’i iter.

Salmakis olanlara çok üzülür ve ağaçların ardına gizlenir. Kendini yalnız sanan Hermaphroditos, önce ayaklarını sokar suya, daha sonra soyunup atlayıverir.

Tanrılara Yakarış!

Hermaphroditos’a aşık olan Salmakis tanrılara haykırmaya başlar:
“Ey yüce tanrılar! Ne olur bu yakışıklıyı benden ayırmayın, onunla beni bir beden yapın ve hiçbir şeyin bizi ayırmasına müsade etmeyin”

Tanrılar bu yürekten gelen sesi cevapsız bırakmamışlar. Tanrılar Salmakis’e acır ve dileğini kabul ederek, onları tek gövdede birleştirirler. Hermaphroditos hem erkek hem dişiliği olan tanrısal bir yaratığa dönüşür.

Efsaneye göre bu olay, zamanla değişime uğramış bir göl olan, Bodrum’un Bardakçı Koyu’nda geçmektedir.

Bellerophon: Sönmeyen Ateş

Bellerophon ve ChimeraEphyra Kralı Glaukos’un yiğit bir oğlu varmış. Hipponus adlı bu delikanlı bir gün avlanırken kazayla kardeşi Belleron’u öldürmüş. Bundan sonra herkes ona “Belleron’u yiyen” anlamına gelen Bellerophon demeye başlamış.

Kardeşini öldürdükten sonra Ephyra’yı terk etmiş ve Tiryns şehrine ve oraların Kralı Proitos’un yanına gelmiş. Kral Proitos’un güzel karısı tanrısal Anteia, yakışıklı Bellerophon’a aşık olmuş. Fakat o, Anteia’nın aşkına karşılık vermemiş. Kadın da o hırsla Kral Proitos’a Bellerophon’un kendisine aşık olduğunu ve onu öldürmesi gerektiğini söylemiş. Eğer dediğini yapmassa ruhunu tanrılara teslim edeceğini söylemiş. Karısının bu konuşması üzerine Kral Proitos çok kızmış, ancak konuğunu öldürmenin çevrede kötü bir izlenim yaratacağını düşünmüş. Bunun üzerine bir tahtaya bir şeyler yazmış. Yazdığı tahtayı iyice sardıktan sonra Bellerophon’un eline tutuşturarak Anteia’nın babası olan Lykya Kralı Lobates’e götürmesini söylemiş. Bellerophon’a tahtada çok önemli bilgilerin olduğunu söylemiş. Bu bilgilere bakmadan götürmesi için güvenebileceği tek kişinin Bellerophon olduğunu söylemiş. Tahtada, Bellerophon’un Kraliçe Anteia’ye aşık olduğunu, bu sebepten de öldürülmesi gerektiği yazıyormuş. Bellerophon Kral Proitos’un ona olan güvenine saygı duyarak ölümünün yazılı olduğu tahtayı okumadan Lykya’ya götürmüş.

Kral Lobates’in Bellerophon Planı

Bellerophon Lykya ülkesinin başkenti olan Xanthos’taki Kral sarayına varmış. Kral Lobates, kendisini çok iyi karşılamış ve istediği kadar buralarda misafiri olabileceğini söylemiş. Ertesi gün sabah olduğunda, Proitos’tan gelen mektubu istemiş. Okuyunca onu öldürülmesi gerektiğini görmüş. Fakat Lobates de konuğunu öldürmek istememiş ve onu Lykya’da dehşet saçan Chimera ejderhasını öldürmeye göndermiş. Chimera ejderhası kükredikçe ağzından alevler fışkırırmış, ve bu alevler değdiği her şeyi kül edermiş. Kral Chimera’nın şehre çok zarar verdiğini ve onu öldürebilecek tek kişi Bellerophon olduğunu sarayının balkonundan halka duyurmuş. Halkın bunu duyması üzerine Bellerophon’un Chimera’yı öldürmekten başka çaresi kalmamış.

Pegasus‘la ilk karşılaşma

Bellerophon Chimera’yı öldürmeye gitmeden önce kahin Polydeus’a danışmış. Kahin Polydeus kendisine uçan at Pegasus’u ehlileştirmesini söylemiş. Bellerophon tüm çabalarına rağmen Pegasus’u yakalayamamış ve yine Kahin Polydeus’un önerisi üzerine Athena Tapınağına giderek geceyi bu zor görevde kendisine yardım etmesi için Zeka tanrıçasına yalvarmakla geçirmiş.

Bir ara olduğu yerde uyuyup kalmış. Rüyasında Athena’yı görmüş ve Athena ona:
– “Uyan Bellerophon, uyan… Pegasus’u yakalaman için sana şu gemi getirdim. Bunu al; çünkü ancak bu gemle Pegasus’u yumuşatır ve sırtına binebilirsin.”

Bu sözler üzerine Bellerophon, hemen yerinden fırladı ve Tanrıça’nın kendisine uzattığı gemi aldı. Ve hemen Pegasus’u yakalamak için yola çıktı. Pegasus, altın gemi görür görmez, uysal bir hayvan oldu. Bellerophon’un onu yakalamasına gerek kalmadı, çünkü Pegasus gemi görünce hemen onun yanına geldi ve kahramanın getirdiği gemi ağzına aldı. O güne kadar yıldırımların koşu atı olan Pegasus, Glaukos’un oğlunun en yakın arkadaşı olmuş.

Zaman kaybetmeden Pegasus’un sırtına atlayarak Chimera ‘nın üzerine yürümüş. Chimera, çevrede yaşayanları alevleri ile hayatlarından bezdiriyormuş. Bellerophon canavara saldırınca, canavar çok sinirlenerek kükremiş. Pegasus’u ve üzerindeki Bellerophon’u gören ejderha doğuya doğru kaçmaya başlamış. Ancak önüne deniz çıkmış. Bellerophon YanartaşChimera’yı denizin kıyısında sıkıştırmış. Pegasus’u hemen gökyüzüne doğru yükseltmiş ve bir şimşek gibi yukardan saldırarak, mızrağını Chimera’ya saplamış. Chimera ölmüş ama ağzından ateş çıkmaya devam ediyormuş.

Bellerophon hemen Lykia kralının yanına dönmüş. Chimera’yı öldürdüğünü gören Kral Lobates onu bu kez Amazonların üstüne göndermiş. Bu işi de başaran Bellerophon kendisine verilen daha birçok güç işi başarmış. Bu süre içinde suçsuzluğu da anlaşılmış. Lobates onu yanında hiç ayırmamış ve küçük kızıyla evlendirmiş.
Kazandığı başarılardan başı dönen Bellerophon bir süre sonra Olimposlu tanrıları küçük görmeye başlamış. Buna kızan Tanrılar da bir at sineği göndererek Pegasus’u sokmasını sağlamışlar. Canı yanan at üstündeki genci şahlanarak üstünden atmış. Göklerden yuvarlanan Bellerophon toprağa düşmüş, topal ve kör olmuş. Bir müddet bu şekilde yaşadıktan sonra, kimseden habersizce ölmüş.

Antalya’nın Çıralı köyünde ‘Yanartaş’ olarak bilinen, kayalıkların ortasında hiç sönmeden yanan alevin, Chimera’nın ağzından çıkan alev olduğu efsanesi günümüze kadar gelmiştir.

 

Olimpos Hırsızı: Prometheus

Olimpos Tanrıları’nın egemenliğinden evvel dünyaya Titanlar hükmetmekteydi. İçlerinde en güçlü olanıysa Zeus’un babası Kronos’tu. Kronos kendisini tahttan inderecekler korkusuyla diğer çocuklarına yaptığ gibi Zeus’u da hemen öldürmeye kalkıştı. Zeus ise babasının elinden kurtulup ona karşı büyük bir savaş başlattı. Savaşın sonunda galip gelen Zeus, Titanlar’ı yeryüzünün derinliklerine hapsetti. Böylece Olimpos Tanrıları dönemi başlamış oldu.
PrometheusPrometheus; İapetos’un oğulları arasında en zeki olanıydı. Kardeşlerinden Menoitios ve Atlas, Zeus tarafından, kendisine karşı geldikleri için diğer Titanlar’la birlikite cezalandırılmıştı. Prometheus ise kardeşlerinden Epimetheus’u da ikna etti ve savaş sırasında tarafsızlığını koruyan bir Titan oğlu olarak Zeus’un gözüne girebildi. Fakat Zeus Prometheus’un gücüden ve zekasından çekiniyordu. Prometheus ise Zeus’un endişesini haklı çıkarıyor ve yaptıklarıyla öfkesini üstüne çekiyordu.

Her ne kadar savaşta tarafsız olduğunu gösterse de atalarının intikamını almak isteyen ve Zeus’un zıttı düşüncelere sahip olan Prometheus, “insanı” yarattı. Biliyordu ki; insanlar, zaman gelecek ve Olimpos Tanrıları’nın başına bela olacaklardı. Fakat şimdilik güçsüz ve bilgisizlerdi. İşte Prometheus’un efsanesi de burda başlamaktadır.

Olimpos’un ateşi artık insanlarda

Prometheus, insanların uygarlaşıp kendilerini özgür kılabilmelerini istemektedir. Fakat pek de hoşgörülü ve adil olmayan Zeus, insanların kendisini tahtından edebileceğini düşünerek, Prometheus’un isteğinin gerçekleşmesi için tek çare olan “ateşi” insanlardan saklamıştır. Ateşin koruyuculuğunu yine Ateş Tanrısı olan Hephaisteus yapmaktadır ve Zeus izin vermedikçe kimseye bir kıvılcım dahi vermemektedir. Prometheus sonunda ateşi çalmaya karar verir. Bir sabah erkenden Hephaistos’un demirhanesine yani Lemnos Adası’na gider. Hephaistos yoğun bir şekilde çalışmaktadır. Onun bu meşguliyetinden yararlanan Prometheus, ateşten bir parça alır ve sönmemesi için yanında getirdiği narteks çiçeğinin içine koyar. Hiç zaman kaybetmeden insanların arasına dönen Prometheus ateşi insanlara armağan eder. İnsanlar bu kıymetli armağanı hakkıyla değerlendirirler ve kısa zamanda refaha ulaşırlar. Artık o aciz ve bilgisiz hallerini unutarak nihayet Olimpos için bir tehdit oluşturacak düzeye gelirler.

Zeus’un öfkesi

Zeus olup biten her şeyin farkındadır. Ölümlülerin bu şımarıklığının ateşe sahip olmalarından ileri geldiğini bilmekte, ama bunun asıl suçlusu olarak onları değil, ateşi  çalıp onlara veren Prometheus’u görmektedir. Zaman kaybetmeden suçlunun cezalandırılması gerekir. Baş Tanrı, Olimpos Tanrıları’nı acil toplantıya çağırır. Konuşulur, karara varılır: Prometheus, tanrısal akılın ürünü olan korkunç bir cezaya çarptırılır. Cezanın infaz görevi ise Hephaistos’a verilir. Hephaistos, zaman yitirmeden suçluyu bularak, “Prometheus, Olimpos Tanrıları seni zincire vurup Kafkas Dağları’nın en yüksek tepesine mıhlamamı istediler. Orada bin yıl çakılı kalacaksın. Her sabah bir kartal gelip sivri pençeleriyle göğsünü yaracak ve keskin gagasıyla ciğerlerini akşama kadar tırtıklayıp bitirecek. Akşam olup da kartal gittiğinde ciğerlerin tekrar eski haline dönecek. Kartal ertesi gün tekrar gelecek ve bu işkence bin yıl boyunca her gün aynı şekilde devam edip gidecek” deyip infazı tebliğ ettikten sonra el ve ayaklarına prangayı vurur ve pranga zincirlerini Kafkas Dağı’na mıhlar.

Zeus Prometheus’dan sonra da onun suç ortağı olarak gördüğü, erkekleri cezalandırır. Prometheus’un yarattığı insanların hepsi erkektir. Onlar için kötülük kaynağı olarak gördüğü kadını yaratır. Bu yaratılan kadına “bütün tanrıların armağanı” anlamına gelen Pandora adını verir.Zeus Pandora’ya kapalı bir kutu vererek, Epimetheus’a gönderir. Kardeşi kadar zeki olmayan Epimetheus, Prometheus’un kendisini daha önceden Zeus hakkında uyarmasına rağmen Pandora’nın çekiciliğine karşı koyamaz ve onunla evlenir.  (Efsanelere göre insanların çoğalması Pandora sayesinde olmuştur.) O zamana kadar insanların kötülükten haberi yoktur. Fakat Pandora merakına yenilerek Zeus’un kendisine verdiği kutuyu açınca tüm kötülükler yeryüzüne yayılır. Pandora zorlukla kutuyu kapatmaya çalışır ve tam umut dışarı çıkacağı sırada kutu kapanır. Kutudaki umudun hala insanlara bu kötülükler karşısında direnme gücü verdiği söylenir.

Prometheus ile ilgili efsane şöyle devam eder:Prometheus
Zeus’un geleceğiyle ilgili bir sırrı yalnızca Prometheus biliyordu. Zeus bir kadınla evlenecek ve bu evlilikten doğacak çocuk, Zeus’un egemenliğine son verecekti. Zeus tüm bunları öğrenebilmek ve tahtını koruyabilmek adına Prometheus’un ciğerini yiyen kartalı öldürmesi için Herakles’i gönderdi. Herakles kartalı öldürdü fakat Prometheus’un zincirlerden kurtulması için tekrar ölümsüz olması gerekmekteydi. İşte bu sırada Kentaurlarla, Teselya’nın efsanevi halkı Lapitler arasındaki savaşta, yanlışlıkla Herakles’in okuyla yaralanan Kentauros Kheiron, bu acıdan kurtulmak için ölmek istedi. Ölümsüz olduğu için ölümsüzlüğünü kabul edecek birini bulması gerekiyordu. Prometheus bunu kabul etti ve onu çektiği acılardan kurtardı. Kendisi de tekrar özgürlüğüne kavuştu ve ölümsüz oldu.

Aslında Prometheus’un duyduğu acı, çektiği işkencenin yanında neredeyse yok denebilecek kadar azdı. Çünkü o inanıyordu ki insanlar kendilerine armağan edilen ateşi büyütüp besledikçe daha da güçlenecekler ve bir gün acısına son vereceklerdi. Burda bahsi geçen ateşin bilgi ateşi olduğunu düşünürsek Prometheus insanlara bilginin kendisini vermiştir. Artık bu bilgiyi çoğaltıp yüceltmek insanların görevidir. Prometheus’un tek isteği insanların bilinçli ve özgür olmasıdır. Bu sayede hem Zeus’a ve Olimpos’a karşı dik durabilecekler hem de Prometheus’un çektikleri anlam kazanacaktır.

Zümrüd-ü Anka: Umut ve Dirilişin Öyküsü

Zümrüd-ü Anka

Derler ki;

Zümrüd-ü Anka kuşu, ölümü yaklaştığı zaman, yüksek bir yere çalı çırpıdan yuva yaparmış. Ardından yuvasına tüneyip güneşin en tepeye gelmesini beklermiş. Güneşin sıcaklığına daha fazla dayanamayan çalılar tutuştuğu sırada, Anka kuşu en güzel şarkısını söylemeye başlarmış. Bu şarkıya Zümrüd-ü Anka’ın son şarkısı derlermiş. Alevler arasında kalan Anka yanarken, küllerinden yeni bir Anka kuşu meydana gelirmiş.

Bizim kültürümüzde Anka olarak bilinen bu kuş; batıda Phoenix, İran mitolojisinde ise Simurg olarak adlandırılmıştır. İran efsanesine göre bu kuş o kadar yaşlıdır ki yaşadığı bu uzun ömür sayesinde bütün zamanın bilgisine sahip olmuştur. Bilgeliğin sembolü olan bu kuşu yalnıca yine bilgeliğin zirvesine erişebilmiş kimseler görebilirlermiş.

Kuşların Zümrüd-ü Anka arayışı

İranlı şair ve mutasavvıf Feridüddin-i Attar, Simurg’un hikayesini Mantıku’t-Tayr adlı eserinde şu şekilde anlatmıştır:

“Rivayete göre  kuşların hükümdarı olan Simurg Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi,  sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş.
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki,  Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg’un yuvası,  etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş,  hepsi birbirinden çetin yedi vadi… İstek,  aşk,  marifet,  istisna,  tevhid,  hayret ve yokluk vadileri…
Zümrüd-ü Anka - Simurg Kuşlar,  hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar,  dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş… “Aşk Denizi”nden geçmişler önce…”. “Ayrılık Vadisi”nden uçmuşlar…”. “Hırs Ovası”nı aşıp,  “Kıskançlık Gölü”ne sapmışlar… Kuşların kimi “Aşk Denizi”ne dalmış,  kimi “Ayrılık Vadisi”nde kopmuş sürüden… Kimi hırslanıp düşmüş ovaya,  kimi kıskanıp batmış göle…
Önce Bülbül geri dönmüş,  güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. Kartal,  yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “Şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “Yokoluş”ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg’un yuvasına vardıklarındaysa, tek gördükleri yine kendileri olmuş. Sonunda sözcüklerdeki sırrı çözdüklerinde anlamışlar ki aradıkları Simurg aslında kendileriymiş. Farsça’da “si” otuz, “murg” ise kuş demektir. Bu 30 kuş hayrete düşmelerine ve hatta yok oluşu dahi yaşamalarına rağmen uçmaya devam ederek kendi küllerinden yeniden doğmayı başarmışlar.”

Kaynak: