Atatürk Kayıp Kıta MU’da Ne Aradı?

Bize öğretilen tarih bilimi yanılıyor mu ? M.Ö 200.000 ile 70.000 yılları arasında Büyük Okyanus’ta Mu adında bir kıta var mıydı ? Bu kıtanın Avustralya’dan birkaç misli büyük olduğu, yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra battığı doğru mu ? Atatürk bu kıtayla neden ilgilendi ? Yoksa, Türklerin kökeni Büyük Okyanus’un derinliklerine kadar gidiyor mu ?

Türklerin kökenini ortaya çıkarmak, Atatürk’ün en büyük isteklerinden biriydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra, bu konuya büyük bir hassasiyetle eğildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türkçülük akımları tarafından yapılan çalışamalar derlendi. Atatürk’ün isteğiyle birçok bilim adamı ve araştırmacı bu alanda araştırmalar yaptı. Yabancı bilim adamları davet edildi. 1930 yılında Türk Tarih Kurumu kuruldu. Çok zengin malzeme ve bilgiler ortaya çıkarıldı. Yine de Türklerin nereden geldikleri tam olarak açıklığa kavuşmuş sayılmazdı…

Maya Diliyle Türkçe Arasındaki Benzerlik

1932 yılında emekli general Tahsin Bey Atatürk’ü ziyaret etti. Maya dili ile Türkçe arasında benzerlikler bulunduğundan bahsetti. Mayalar Meksika’da yaşamışlar, Türkler ise Orta Asya’dan gelmişlerdi. Aradaki uzaklığa rağmen, Atatürk konuyla ilgilendi. Derhal, Tahsin Bey’i Meksika’ya elçi olarak atadı. Ona iki dil arasındaki benzerlikleri ortaya çıkarma görevini verdi. Tahsin Bey Meksika’ya gitti. Orada kendisine Amerikalı Arkeolog William Niven‘in bulduğu tabletlerden bahsettiler. Maya dilinin kökünün bu tabletlerde olduğu anlaşılmıştı. Türkçe ile Maya dili arasındaki benzerlikler bu tabletlerde aranmalıydı.

Amerikalı arkeoloğun ortaya çıkarmış olduğu tabletler Tahsin Bey’i şaşkına çevirdi. Eğer bunlar doğruysa, bilinen tarih ve bilim tamamıyla yanılıyor demekti. Çünkü tabletler M.Ö 200 bin ile 70 bin yılları arasında Büyük Okyanus’ta yer almış olan bir kıtayı haber veriyorlardı. Mu 3

Mu Kıtası Ortaya Çıkarılıyor

Bu kıtanın adı Mu’ydu. Avustralya’dan birkaç misli büyüktü. Yüksek bir medeniyete ulaştıktan sonra, bir deprem ve tufan sonucu battığı sanılıyordu. Acaba Türklerin kökeni de bu kıtadan göç edenlere mi dayanıyordu ? Tahsin bey konuyla ilgilendikçe, karşısına yeni bilgiler çıkıyordu. Bu kez kendisine İngiliz albayı James Churchward‘ın Hindistan’da bulduğu tabletlerden bahsettiler. Bunlar da kayıp Mu kıtasıyla ilgiliydi. Churchward 50 yıllık bir çalışma ile bu tabletleri çözmüştü. Bu konuda 5 kitap yayınlamıştı.

Tahsin Bey, öğrendiklerini ve ortaya çıkardıklarını Atatürk’e raporlar halinde sundu. Atatürk konuya büyük ilgi duymaya devam ediyordu. Churchward’ın Mu ile ilgili kitapları getirildi. Atatürk derhal emir verdi ve 60 kişilik bir tercüme heyeti Churchward’ın 4 kitabını Türkçe’ye çevirdi. Daktilo edilmiş metinler halinde Atatürk’e sunuldu.

Atatürk’ün Notları ve İşaretlediği Yerler

Tercüme edilen metinleri Atatürk’ün büyük bir dikkatle okuduğu biliniyor. Atatürk insanın yaradılışını anlatan bölümlerle ilgilenmişti. Mu’nun insanlığın anayurdu olduğunu, nüfusunun 64 milyona kadar çıktığını, ilk insanın orada yaratıldığını anlatan satırların altını çizmişti. Atatürk Mu’da geçen Tanrı kavramıyla da ilgilenmiş, yaratıcının insan aklıyla anlaşılamayacağı, şekillendirilemeyeceği ve adlandırılamayacağı üzerinde de durmuştu. Tercümelerde Maya dilinin yeryüzünün anadilinden gelmiş olduğunu, tüm dillerin orada doğduklarını ve anadilin Mu dili olduğunu belirten bölümlerin altı Atatürk tarafından çizilmişti.

Atatürk’ü ilgilendiren bir diğer bölüm, ırkların kökeniyle ilgiliydi. Anadolu’daki ilk insanlar olan Karyanlar’ın  asıl vatanlarının, Büyük Okyanus’taki Easter Adası olduğunu anlatan bölüm yine Atatürk tarafından işaretlenmişti. Mu’nun batışını anlatan bölümde, Mu halkının “Ya Mu, bizi kurtar” diye bağırmalarını işaretlemiş ve altına “Demek ki Mu, bir ilahtır” notunu düşmüştü.

Türkçe İle Mu Dilini Karşılaştırıyor

Birçok MU kökenli özel isim ve sıfatları, Atatürk öztürkçe ile karşılaştırmış, notlar almış. Örneğin Tarlaların Tanrısı anlamına gelen Bal kelimesinin yanına bağlamak” (anlamı: toprağı kazmak, çukur açmak) notunu almış. Ruhların memleketi Kui cümlesinin yanına, “köğü: ailedir” diye not almış. Bu tür kelime notları hayli fazla. Bir yerde Mu’nun demokrasi ile yönetildiğini, güneş enerjisinin aydınlatmada kullanıldığını anlatan satırların altını çizmiş. İncelendiğinde görülüyor ki, Atatürk’ü önce Türklerin kökenini ve Mu dilinin Türkçe ile bağlantısı ilgilendirmiş. Sonra inançların ve Mu’nun yönetim şeklinin üzerinde durmuş. Üçüncü kitaptaysa çok geniş anlatılan Mu sembollerini, Atatürk Latin alfabesiyle karşılaştırmış.

Kitaplar Neden Basılmadı ?

Mu 4

Atatürk, James Churchward’ın iki kitabıyla özellikle ilgilenmişti : Kayıp Mu Kıtası ve Mu’nun Çocukları. Bu iki kitap, Anıtkabir kitaplığında 1301 ve 1302 numaraları ile kayıtlıdır. Kitaplardan çıkarılan, daktilo ile yazılmış çeviri metinleriyse yine Anıtkabir kitaplığında 4 dosya halinde bulunmaktadır. Atatürk’ün Mu ile ilgili düşüncelerini ve çıkardığı sonuçları ne yazık ki tam olarak bilmiyoruz. Çünkü 1935’ten sonra sinsice ilerleyen hastalığı ona fazla zaman tanımadı. Fakat ortada garip bir olay daha var. 1967’ye kadar Türk Dil Kurumu arşivinde, sonra Anıtkabir kitaplığında bulunan bu çeviriler hâlâ basılmamıştır. Atatürk’e kitapları sağlayan Tahsin Bey, Meksika’da araştırmalar yaparken, Maya-Aztek-İnka uygarlıklarının Türklerde kullanılan eşyalar benzer eşyalar kullandıklarını öğrenmişti. Ayrıca davullar ve kalkanlar bizimkilere çok benziyor ve üzerlerinde  ay ve yıldız sembolleri bulunuyordu. Tahsin Bey tüm çalışmalarını belge ve fotoğraflarla birleştirerek üç cilt defter halinde Atatürk’e yolladı. Bunların ilk ikisi 1970’lere kadar TDK kütüphanesinde 56-57 numaraları ile durmaktaydı. Üçüncü defter hala kayıptır. Bu değerli çalışmalar basılmamıştır. Gerek Churchward’ın kitapları, gerekse Tahsin Bey’in çalışmaları basılıp yayınlandığı zaman Atatürk’ün düşüncelerini belki daha iyi anlayabiliriz. Aksi takdirde bu eserler de, Atatürk’ün gizli kalmış düşünsel yöntemiyle beraber, Anıtkabir’in sessizliğinde uyumaya devam edecektir. Eğer gerçekten var olduysa, Mu kıtasının kalıntılarının Büyük Okyanus’un derinliklerinde beklediği gibi…

Mu 2

Piri Reis : Gökbilimci mi Falcı mı ?

Ünlü Türk amirali Piri Reis’in 16. yüzyılda yaptığı haritaların sırrı hala çözülemedi. Çünkü, coğrafya bilimi ile böyle haritalar ancak 20. yüzyılda, gökyüzünden çekilen fotoğraflarla çizildi.

Piri Reis‘in ünlü haritasının çiziliş tarihi 1513. O asırda uçak yok, fotoğraf çeken uydu yok. Dünyanın her tarafı dolaşılmış ve ölçülmüş değil. O zaman Piri Reis bu haritayı nasıl yaptı ? Bir takım kaynaklardan yararlandıysa, bu kaynaklar şimdi nerede ? Bütün dünyada bu soruların cevaplarını arayanlar hayli çok. Ama hala büyük çoğunluk, dünya haritasının ilk kez 20. yüzyılda çizildiğini kabul ediyor.

 

Piri Reis 4

Nasıl Bulundu ?

1929 yılında Topkapı Sarayı’nda genel bir düzenleme yapılıyordu. Müzeler müdürü Halil Ethem Eldem, çok ilginç haritalar buldu. Bunlar sanki bir dünya haritasının parçalarıydı. Haritaları yapan ünlü Türk amirali Piri Reis’ti. Fakat onun yaşadığı dönemde böyle haritaların çizilmesi imkansızdı. Müzeler müdürü durumu derhal Ankara’ya haber verdi. Atatürk haritaları inceledi. Daha sonraki yıllarda kayıp kıta Mu’nun sırrı ile nasıl ilgilenecekse, bu esrarengiz haritaların da üzerine öyle gitti. Daha sonra onun direktifi ve yönlendirmesi ile bu haritalar çoğaltılarak yayınlandı. Olayın yakın tanıklarından Prof. Afet İnan bu konuda şunları söylüyor :

“Ben haritaları ilk defa Çankaya’da Atatürk’le beraber gördüm. Ceylan derisine büyük bir dikkatle çizilmişlerdi. Üzerlerinde yazılar ve renkli resimler vardı. 1935 yılında, Tarih Kurumu, haritalardan birini tanıtıcı bir broşürle bastı. Genova Üniversitesi’ndeyken ilk Amerika haritalarını incelemiştim. Genova Coğrafya Kurumu’na Piri Reis’in haritasının bir kopyasını verdim. Olay çok ilgi çekti. 1937 yılında çeşitli ülkelerin gazetelerinde yayınlandı. Fakat, o gün bugündür, bu haritanın esrarı çözülememiştir…” 

Piri Reis 3İlk Haritası

Piri Reis’in haritaları aslında birden fazla. Biz, daha çok onun 1513 yılında yaptığı ilk harita üzerinde duruyoruz. Bu haritada Orta Amerika’yı, Güney Amerika’yı, Afrika kıyılarını ve Avrupa kıyılarının bazı yerlerini görüyoruz. Ortada Atlas Okyanusu var. Haritanın kuzeyinde ve güneyinde 32’şer uçlu birer rüzgargülü var. 95’e 65 cm büyüklüğünde. Ayrıca haritanın üzerinde renkli resimler görülüyor. Örneğin, Afrika’ya fil ve ayrıca deve kuşu resimleri çizilmiş. Güney Amerika’da ise lama ve puma resimleri var. Acaba Piri Reis, oralarda bu hayvan türlerinin yaşadığını nereden biliyordu ?

İkinci Harita

İkinci haritadaysa, Atlas Okyanusu’nun kuzeyi, Kuzey ve Orta Amerika’nın kıyıları görülüyor. Ayrıca dört adet rüzgargülü var. Mil ölçüleri verilmiş, bu ölçüler 50 ile 10 mil arasında değişiyor. Kuzeyde Grönland görülüyor. Bundan başka Terre Neuve kıyıları ve aynen bugünkü gibi görülen Florida yarımadası var. Honduras, Yukatan yarımadaları, Bahama ve Antil takımadaları, Küba, Haiti adaları, yerinde ve doğru olarak çizilmişler. Ölçüler doğru, yerler doğru şekiller doğru, 11 derecelik bir pusula kaymasından başka her şey doğru. Doğruların bu kadar çok olması, insanın şüphesini biraz daha arttırıyor.

Amerikalı Uzmanlar Araştırıyor

Piri Reis haritalarına ilk ilgiyi Mallery ve Walters adlarında Amerikalı iki harita uzmanı gösterdiler. 3 yıllık bir çalışmadan sonra, bir rapor yazdılar. Bu rapordan yola çıkan Danny Linehan adlı Amerikan Deniz Kuvvetleri Haritacılık Uzmanı, özellikle Kanada’da çizilmiş bir göl ve dağ detaylarının tamamen gerçek olduğunu belirtti. Aynı konuda 1956’da Georgetown Üniversitesi bir oturum düzenledi. Ünlü Jeofizikçi ve öğretim üyesi Prof. C. H. Hapgood ve matematikçi R. W. Strachan da haritayla ilgilendiler. Hapgood, haritaların çok eski ve yaşı saptanamayan haritalardan kopya edildiğini ileri sürdü.

Piri Reis’in haritaları, uydulardan çekilmiş fotoğraflarla karşılaştırıldı. Birçok noktada aynen uyum vardı. Yine, Hapgood’a göre eski haritalar, çok daha eski haritalardan alınmıştı, onlar da daha eskilerinden. Peki, ilki ve tam olanları ne zaman yapılmıştır ? Bazıları, en eski haritaların 200-300 bin yıl önce yaşamış dev bir uygarlık tarafından yapıldığını ileri sürüyor. Bazıları ise, haritaları uzaylıların yaptığına inanıyor. Konuya mistik yönden yaklaşarak, Piri Reis’in ruhsal bedeninin uzaya yükselip, dünyayı gördüğünü ve çizdiğini iddia edenler var…

Atlantis’ten Kalanlar

Avusturyalı bir araştırmacı olan Robyn Collins, Piri Reis’in haritasında şimdi olmayan bir adanın çizilmiş olduğunu belirtiyor. Ona göre Brezilya ve Afrika arasında yer alan bu ada, kayıp kıta Atlantis‘ten kalan Daitya adasıdır. Ama, haritada Atlantis’in kendisi yok. demek ki, Piri Reis’in ana kaynağında da yoktu. Yani batmıştı. Böylece Atlantis’in azar azar, bölüm bölüm battığı iddiası doğrulanıyor. Zaten Yunan filozofu Eflatun‘un da “Cristias” adlı eserinde Atlantis’ten Poseidonus adlı kara parçasının kaldığını anlatır. Bugünkü Antil takımadalarıysa, birçok kimse tarafından Atlantis’ten kalan adalar olarak kabul edilir. Gerek Aristo, gerekse Heredot, Antiller’den söz etmektedirler.

Çok sayıda tarihçiye göre Kristof Kolombeline geçen antik kitaplardan, batıda yer alan çok zengin bir kıtanın varlığını öğrendi. Yani bilmediği Amerika’yı değil, efsanevi Atlantis’i aradı. Kolomb, adamlarına “sürekli batıya” diyordu, çünkü, tüm antik kaynaklar Atlantis’i batıda gösteriyordu.

 

Piri Reis 2

Piri Reis Ya Bir Gökbilimci Ya da Bir Falcı

Ünlü Fransız yazar Jacques Bergier, “Dünya’nın Sırları” adlı kitabında, Piri Reis haritalarının apayrı bir yönünü işaret ediyor. Haritada Antarktika’nın olduğu yerde, şimdi Queen Maud Land denen bölgeye Piri Reis, bir yılan resmi çizmiş. Yılanın orada ne işi var ? Kutupta yılan yaşar mı ? Hayır. Bergier’e göre yılanın anlamı başkadır. Çünkü, dünyada sadece bu bölgeden, 70. ve 72. enlemlerden Yılan takımyıldızları görülebilir. Aynı tür bir resim, tam Brezilya’nın ortasında da var. Bir boğaya benziyor. Oradan da Argo takımyıldızı görülür. Akla hemen Nazca düzlüğündeki hayvan resimleri geliyor. Onlar da Güney Amerika’da. Peki diğer hayvan resimleri de mi bu anlamda acaba ? Güney Amerika bölümünde ayrıca geyik, maymun ve insan benzeri bir yaratık var. Bir de kuzey kutbu yakınında, üstünde insanımsı birilerinin oturduğu dev bir balık resmi var ki bu daha da garip…

Mitolojiye Göre

Karşımıza bir de mitoloji çıkıyor. Çünkü mitolojide Nereid isimli deniz perileri, yunusların üzerinde otururlar ve deniz dalgalarını sembolize ederler. Çağrışımlar bununla da bitmiyor. Eflatun, Atlantis’i anlatan kitabında, Atlantis krallarının sarayının içindeki dev tapınakta, üzerinde Nereidlerin bulunduğu 100 yunustan söz eder. Gökbilim dedik, falcılık dedik, mitolojiye, Eflatun’a geçtik ama, acaba Piri Reis ne diyor ? Kitabı Bahriye’nin Bahri (Okyanus)  ve Kozmoğrafya  bölümünden birkaç satır :

Bu kadar ilimler vardır bilinir. Güç de olsalar, çeşit çeşit sözler söylenir. Kimi hikmetten açar, kimi yıldızlar ilminden…”

Halin Anlatımı bölümünden :

Bir sır vardır o ilimde bilmek kar. Çünkü güneş tam on iki burç eder. Girer su burcuna yağmur olur. Eğer ay toprak burcuna girerse, o gün. İyi geçer, istersen yap düğün. Ay girerse bir ateş burcuna. Hava bulutsuz güzeldir, sakın korkma…”

Gerçeği Arıyorlar

Piri Reis’in sözleri belki biraz kapalı. Fakat haritalar çok açık. Bütün dünyada çok sayıda harita uzmanı Piri Reis’in haritalarının gerçeğini arayıp duruyor…

Kendiliğinden Yanan İnsanlar – 3

İnsanların kendiliğinden yanması ile ilgili olayları daha önce. (Bknz. 1. Bölüm ve 2. Bölüm) Aşağıdaki yazıda ölümün bu esrarengiz biçiminin nedenleri üzerinde duruyoruz.

Kendiliğinden yanan insanlar, tıbbın açıklamakta güçlük çektiği olaylar arasında yer alıyor. Ya bugünkü bilgimiz yetersiz kalıyor yada kendiliğinden yanma eski çağlardan kalma bir safsata olarak değerlendiriliyor ve üstünde durulmuyor.

Hala Kabul Etmiyorlar

Bu arada durumu yakından inceleyen doktorlar ve çeşitli bilim adamları, kendiliğinden yanma sonucu meydana gelen ölüm olaylarının açıklanmasının, gerçekten çok güç olduğu görüşünde birleşiyorlar. Kendiliğinden yanma diye bir şeyi resmen kabul etmedikleri için, her seferinde olayı açıklayacak değişik nedenler aramak zorunda kalıyorlar…

Kutsal Ateşshc_parkinsons

Yüzyıl önce insanların kendiliğinden yanabileceklerine inanılmıyordu. Din adamlarının etkisiyle, olay kurbanların “doğaötesi yanabilirlik” özelliğine sahip oldukları, tanrısal bir güç tarafından yakıldıkları düşünülüyordu. Bu konuda anlatılan hikayelerde, içki içmenin tanrı tarafından nasıl cezalandırıldığı vurgulanmak istenirdi. Alkolün mavi alevleri tasvir edilerek, önce zararsız bir yanmanın görüldüğü, arkasından insanı kül eden güçlü, kutsal ateşin geldiği söylenirdi. Fransız din adamı Boineau 1749’da bir miktar içki içen 80 yaşlarındaki bir kadının nasıl kemiklerine kadar yanıp kömür haline geldiğini alkole bağlamaktadır.

Dans Pistinde Yanan Kız

İngiltere’de Chelmsford kentinde 27 Ağustos 1938 günü meydana gelen olayda alkolün hiç rolü yoktu. Çünkü olayın kahramanı genç kız ağzına hiç içki koymazdı. Phyllis Newcombe adlı genç kız, nişanlısıyla birlikte dans salonunun pistinden ayrılıyordu. Üzerindeki kat kat elbise, birden, yüzlerce kişinin gözleri önünde bir alev yığını haline geldi. Alevler güçlükle söndürülse de artık çok geç kalınmıştı. Genç kız, hastaneye kaldırıldıktan bir kaç saat sonra öldü. Yapılan soruşturma sonucu, elbisenin, atılan bir sigara izmaritiyle tutuştuğu açıklandı. Evet, kumaş tutuşturulunca yanıyordu ama bir sigara izmariti atarak tutuşturmak için gösterilen çabalar başarılı olmadı. Savcı, “Kazayla ölüm raporu” verecek bu karışık bilmeceyi çözümledi. (!)

Aslında bu tipik bir kendiliğinden yanma olayıydı ve ortada hala çözülmeyi bekleyen bir bilmece vardı. Yeterince yakıt ve oksijen sağlanmaksızın, bu kadar kısa süre içerisinde, bu kadar yüksek bir sıcaklık nasıl meydana gelmişti. Ayrıca bütün bu koşullar sağlansa bile insanın bedeni dışarıdan içeri doğru yanar. Oysan bu tür olaylarda yanma, bedenin içinde meydana gelmektedir. ve çoğu kez kurbanın elbiseleriyle çevresindeki cisimler hiçbir zarar görmemektedir…

Radyasyon Silahları

20. yüzyılın ikinci yarısında bilim çok hızlı bir gelişme gösterdi. Bugün, insan vücudunu sessizce ve gözle fark edilmeyecek biçimde ortadan kaldırabilecek pek çok ölüm şekli olduğu biliniyor. Özellikle radyasyon silahları üzerinde yürütülen askeri araştırmalar sonucu korkunç aletler meydan getiren nükleer radyasyon, nötron bombaları, x-ışını lazerleri, çok kısa yakıcı dalgalar yayan projektörler bunlar arasında sayılabilir. Bu silahlar, insanı elbiselerine zarar vermeksizin pişirebilecek özelliktedir. Acaba bu gelişmeleri göz önünde tutarak, geleneksel açıklamaların dışında bir fikir geliştirilebilir mi ? Bu konuda pek çok teori ortaya atılmışsa da , bazıları kendiliğinden yanma olaylarını açıklamaktan oldukça uzaktır. Cinayet ya da intihar teorileri bunların başında gelir. Yukarıda anlattığımız “Phyllis Olayı” buna benzer bir düşünceyle açıklanmaya çalışıldı, ama başarısız kalındı…

Yakıcı Sıvı Teorisi

Diğer yetersiz bir tez de “yakıcı sıvı” teorisidir. Bu düşünce bütün yetersizliğine rağmen, Madge Knight‘ın ölüm nedeni olarak öne sürüldü. Olay İngiltere’de geçti. 19 Kasım 1943 günü, sabaha doğru 03.30 sularında, Madge odasında uyuyordu. Birden, sanki her tarafı yanıyormuş gibi bir acıyla çığlık çığlığa uyandı. Sesini duyan kocası ve ev halkı telaşla yanına geldi. Genellikle çıplak yatan Madge acı içinde kıvranıyordu. Sırt derisinin büyük bir bölümü yanarak soyulmuştu. Hemen bir doktor çağırdılar. Kadının oldukça ciddi bir biçimde yanmış olduğunu gören doktor bir morfin yaptı ve uzman bir doktor çağırmanın daha iyi olacağını söyledi. Daha sonra bu uzmanın savcıya anlattığına göre yanığın nedeni kimyasal bir sıvı, muhtemelen asit olabilirdi. Çünkü ne yatakta ne de odada en küçük bir ateş izi veya yanık kokusu vardı. Madge 6 Aralık’ta Chichester Hastenesi’nde öldü.

 

yanan

Kendiliğinden yanma sonucu meydana gelen ölüm olaylarının fotoğrafla delillendirilmesi çok az rastlanan bir durumdur. Buradaki yanmış kalıntılar 85 yaşında, zayıf, fakat sağlıklı bir kadına aittir. Kadın, 1963 Kasım’ında alevler tarafından yok edildi. Dr. D.J. Gee olayı inceledi. Vücut büyük ölçüde zarar gördüğü için geriye pek bir şey kalmamıştı. Bu yüzden, kurbanın olağanüstü yanabilirlik özelliğine sahip olduğu, bir köz ya da kıvılcım tarafından tutuşturulduğu öne sürüldü. Bu düşünce, Dr. Gee’nin deneylerine ve doğaötesi yanabilirlik teorisine de uygundu.

 

En Etkin Teori

Belki de esrar perdesinin aralanmasına yönelik en uygun ipucu yine İngiltere’de ortaya atıldı. Fortean kentinde basılan Pursuit gazetesinde, Livingstone Gearhart‘ın yazdığı makalede olay ilk kez geniş boyutlar içerisinde ele alındı. Araştırmacı, kendiliğinden yanma olaylarının büyük bir bölümünün yeryüzü manyetiğindeki değişmelerin en faza olduğu anlara rastladığını keşfetmişti. Bilindiği gibi atmosferin dışında elektrik yüklü küçük parçacıklardan oluşan bir iyon tabakası bulunur. İyon tabakasının dışında da yine bir elektrik alanı olan magnetosfer vardır. Magnetosfer, sürekli olarak güneş ışınlarının bombardımanı altındadır. Güneş patlamaları veya güneş lekeleri nedeniyle sık sık şiddeti değişen ışın bombardımanı, magnetosferin büzülüp genişlemesine yol açar. Bunu izleyen bir dizi değişim, yeryüzündeki manyetik alan gücünün artıp azalmasına neden olur. Sonuçta dünyanın belli yerlerinde yüklü yoğun elektrik alanları oluşabilir. Kendiliğinden yanma, uzayda meydana gelen bu çok özel koşullarla insan bedenindeki bazı değişmeleri kapsayan bir dizi karmaşık olay sonucu ortaya çıkabilir. Aslnda bütün bunlar bizi ateş topu teorisine götürüyor.

Yanan Ateş Topu

Yanan top, Reeser adlı bir kadının muhtemel ölüm nedeni olarak düşünüldü. İngiliz Fate dergisinde (Nisan 1961) yazar Winogene Savage, bir arkadaşının karısı olan Reeser’ın ölüm nedenini şöyle anlatıyor : “Adam bir sabah karısının çığlıklarıyla uyandı. Koşarak odasına gittiğinde zavallı kadını alevler içinde yerde yatarken gördü. Simsiyah olmuş bedeninin üzerinde, havada garip bir ateş topu duruyordu. Komşuların da yardımıyla birkaç kova su dökerek ateş söndürüldü ama kadın kurtarılamadı. Karsına yardım etmeye çalışırken yaralanan adam, meydana gelen yanıklardan dolayı uzun süre acı çekti. Olayın şahitleri, kadının elbiseleri tutuştuğu halde, üzerinde yattığı örtüye hiçbir şey olmadığını belirttiler. Tabii her zamanki gibi odada yine en küçük bir yanık izi yoktu.

Gözle Görülmeyen Ateş

Ateş toplarıyla ilgili çalışamalar devam etti. İki araştırmacı Maxwell Cade ve Delphine Davis 1969’da yayınlanan Yıldırımların Yönlendirilmesi adlı kitaplarında bu konuda yaptıkları araştırmaları yayınladılar. Ateş toplarının meydana gelişiyle kaydedilmiş kendiliğinden yanma olayları arasındaki benzerliği vurguluyorlardı. Düşüncelerinden yararlandıkları fizikçiler, çok özel koşullarda atmosferin herhangi bir yerinde yüksek enerjili ateş topları meydana gelebileceğini belirtiyorlardı. Çevrelerine çok kısa dalgalı titreşimler yayan bu toplar, belii cisimleri yakalayabilirlerdi.

Aslında karmaşık gibi görünen bu sistem bugün, ses dalgalarıyla çalışan ve evlerde kullanılan bazı fırınlarda var. Dalgaların frekansı fırında pişirilmek istenen yemeğe göre ayarlandığı için kullanılan kişi hiçbir zaman zarar görmez. Ses dalgaları sürekli olarak yiyeceğin moleküllerini titreştirerek sıcaklık yaratır. Gözle görülür bir ateş olmaksızın yemek pişer.

Vücudun İçinde Patlıyor

Cade ve Davis sonuç olarak şunu belirttiler : “Eğer bu teori doğruysa, kurbanların yalnızca elbisleri içerisnde değil, derileri bile zarar görmeksizin yanarak ölmeleri mümkündür. Herhangi bir insan ateş topunun yaklaşması ya da vücudunun içerisinde meydana gelmesi sonucu yanabilir. Ayrıca kurbanın yaşadığı bölgeye doğru hareket eden güçlü bir radyo frekansı alanı, insan vücudunda aynı nitelikte bir radyo frekansı alanı bulunmadığından, vücudun içerisinde bir ateş topu meydana getirebilir…”

Sonuçta

Kendiliğinden yanma olayları bunlar… Bu ilginç konu kapanmadı. Çünkü açıklanamıyor. Örnek olayların, açıklamaların, teorilerin, görüşlerin hemen hepsini bir araya getirmeye çalıştık.

Kendiliğinden yanma diye bir olay yok diyenler şu yönü araştırmalı : Ya gerçekse…

 

118 Yıl Önceki Renkli İstanbul

İstanbul’un ilk renkli fotoğrafları Amerikalı bir şirket tarafından 1890 – 1900 yılları arasında çekilmiştir. Detroit Publishing Company tarafından çekilen bu fotoğraflar 1905 yılındaki yayınladıkları katalogta görülmüştür. İstanbul’un ilk renkli fotoğrafı olma özelliğine sahip bu kesitlerde Eyüp, Haliç, Eminönü, Rumeli Hisarı, Yeni Camii, Valide Sultan Camii, Topkapı, Üsküdar gibi semtler yer alıyor.

Esnaf
Esnaf
Seyyar Berberler
Seyyar Berberler
Çemberlitaş
Çemberlitaş

Eyup Eyup1

Fener Burnu
Fener Burnu
Haliç
Haliç
Haliç
Haliç
Karaköy
Karaköy
Valide Sultan Camii
Valide Sultan Camii
Rumeli ve Anadolu Hisarı
Rumeli ve Anadolu Hisarı

istanbul

Sultan Ahmed Çeşmesi
Sultan Ahmed Çeşmesi
topkapı
Topkapı
Yeni Camii
Eminönü Yeni Camii
kuleli
Kuleli-Boğaziçi

06060r 06064r

Süleymaniye Camii
Süleymaniye Camii

06069r

Beyazıt - İstanbul Üniversitesi
Beyazıt – İstanbul Üniversitesi

06071r 06072r 06073r

Surlar
Surlar

Şemsi Paşa’nın Kuşkonmaz Camii

 
Kuşkonmaz CamiiHer gün, 5 vakit, insanlarla dolup taşan camilerin gerçekte öyle müdavimleri vardır ki hemen hemen günün her vakti etrafta onları görmek mümkündür. Kuşlardan bahsediyorum, özellikle de güvercinler. Camilerin, kimseye zararı olmayan bu sakinleri, insanlarla gayet uyum içinde yaşarlar. Çocuklar, onlara yem atmaktan, peşlerinden koşmaktan büyük keyif duyarlar. Sadece çocuklar değil, genç, yaşlı herkes için bir eğlence kaynağıdır bu şirin mahluklar. Bunun en güzel örneği de şüphesiz Eminönü’ndeki Yeni Cami’dir. Caminin kubbesinde, minaresinde, pencerelerinde, merdivenlerinde, avlusunda… her yerdedir kuşlar. Bir tarafta yem satanlar, bir tarafta kuşları besleyenler, koşuşturan çocuklar, uçuşan kuşlar…

Görüldüğü gibi kuşların keyfi pek bir yerinde. Peki ya camiler? Onlar için aynı mutluluğun söz konusu olduğunu söylemek bence biraz zor. Hatta şikayetçi olduklarını bile söylesem yersiz olmaz. Haksız da sayılmazlar hani. Bu şirin yaratıkların temizlik konusunda pek de titiz olmadıkları ortada. Sanıyorum, biri hariç bu tüm camilerin muzdarip olduğu bir dert. Bu yegane cami ise Üsküdar’daki Şemsi Paşa Camii. Kuşların uğramadığı tek cami. Hal böyle olunca kuşların pislemesinden de yakasını kurtarmış oluyor. Kuşlar öylesine uzak duruyorlar ki cami, halk arasında Kuşkonmaz Camii diye anılıyor. Peki ama neden? Kuşların bu camiyle ne alıp veremediği var? İşte Kuşkonmaz Camii hikayesi burada başlıyor.

Rivayet olunur ki; III. Murat’ın sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa bir cami yaptırır. Tabi kuşlar bu camiyi de tüm diğerleri gibi yalnız bırakmazlar ve haliyle de pislerler. Şemsi Paşa da bunu alay konusu edip: “Sokullu, yaptırdığın camiye kuşlar pislermiş.” diyerek Sokullu’ya sataşır. Sokullu ise tüm ağırbaşlılığıyla: “Allah’ın yarattığı mahluk işte, açıkta olan her yere pislemesi mümkündür” der. Şemsi Paşa’nın bu alaycı tavrının altında siyasi çekişmeler yer almaktadır aslında.

“Şemsi Paşa, Sokullunun sadrazamlığında, II. vezir olarak görev yapmaktaydı. Bu sırada III. vezir olan Piyale Paşa, padişahın kız kardeşiyle evlenince, II. vezirliğe yükseltildi. Tabi Şemsi Paşa da III. vezirliğe düşürüldü. Bu durum üzerine Sokullu Mehmed Paşa ile tartışmaya tutuşan Şemsi Paşa, yine Sokullu tarafından bu görevden alındı. Şemsi Paşa şanslıydı. Bir zaman sonra Sokullu Paşa, çevresindekilerin (Şemsi Paşa’ya yakın kişiler) ısrarı ve ricası ile Şemsi Paşa’yı tekrar göreve aldı. Ardından Piyale Paşa’nın vefatı ve Sokullu’nun suikaste kurban gitmesiyle birlikte Şemsi Paşa sadrazam oldu.”

Kuşkonmaz CamiiGün gelir, Şemsi Paşa da bir cami yaptırmak ister, ister ya o zaman da Sokullu’ya söyledikleri gelir aklına. Düşünür, düşünür… Sonunda çareyi bir tek kişide bulacağını anlar ve Mimar Sinan‘a gider. Durumu anlatır ve “Senden öyle bir yere cami yapmanı istiyorum ki üstüne kuşlar pislemesin” der. Sinan bir müddet düşündükten sonra, bunun mümkün olduğunu söyler ve işe koyulur. Gerçekten de camiyi öyle bir yere yapar ki, kuşların konması bir yana etafında uçmaları bile çok zordur. Zira camiyi Karadeniz’den ve Marmara’dan esen rüzgarların kesiştiği bir noktaya inşa etmiştir Mimar Sinan. Böylece ters rüzgarlar kuşların camiye konmasına engel olur. Caminin minaresini ise rüzgara göre özel konumlandırmıştır. Rüzgarlar dövdükçe, minareden çıkan uğultular kuşları kaçırmaya yarar.

İşte bu sebepten Üsküdar’daki caminin adı aslında Şemsi Ahmet Paşa olmasına rağmen halk arasında Kuşkonmaz Camii olarak bilinir. Eğer Kuşkonmaz Camii’ne gelirseniz siz de burda oluşan ters rüzgarı ve dalgaların şiddetini kolayca fark edebilirsiniz. Mimar Sinan’ın eşsiz eserlerinden biri olan cami aynı zamanda Şemsi Paşa’nın da ebedi istirahatgahıdır.

7 Uyurlar

Bir mağaranın  içinde 200 yıl uyuyup tekrar hayata dönmek… Ünlü 7 Uyurlar’ın başından geçen bu! Efsane değil, değişik kaynaklar olayı doğruluyor. Efes’te onların uyudukları kabul edilen mağaralar duruyor.7 uyurlar

Ya insanoğlu çok şeye kadir, bundan haberimiz yok ya da birilerinin hayal gücü çok yüksek.

Çünkü bir mağaranın içinde 200 yıl uyuyup da sonra kalkıp yürümek öyle aklın kolay alacağı şey değil. Fakat değişik kaynaklar aynı olaydan söz ediyor ve “oldu” diyorlar.

İşin ilginç yanı, bu olayın garip bir çekiciliği de var. Hiç inanmayan kişiler bile akıllarıyla karşı çıkıyorlar fakat duygularıyla kabul ediyorlar.

 

Hıristiyanlar Eziliyor

MS 250 yılında Roma tahtında İmparator Decius oturuyordu. Hükümdar aynı zamanda koyu bir hıristiyanlık düşmanıydı. Oysa, bu din o yıllarda büyük bir hızla yayılıyordu. Bu yayılışı durdurmak Decius’un en büyük amacıydı. Hıristiyanları inançlarından vazgeçirecek ve onları tekrar puta taptıracaktı. Bu amaç için elinden geleni ardına koymadı. Yakalanan hıristiyanları ateşte diri diri yaktırdı, kazıklara oturttu, türlü işkencelerle öldürttü. İmparatorun şerrinden bazı hıristiyanlar çok uzaklara kaçtı. Bunların içinde 7 arkadaş ve bir de köpekleri vardı…

 

Mağaraya Saklanıyorlar

Bu 7 arkadaş Efesliydiler. Romalı askerlerin ellerinden kurtularak Efes’te Panayır Dağı’nda bir mağara buldular ve oraya saklandılar. Amaçları, belki de bir zaman buraya saklanıp, kendilerini unutturmaktı. Sonra da daha uzaklara kaçacaklardı. Korku ve üzüntüden yorgun düşmüşlerdi. Sürekli dua ettiler. Tanrı’nın kendilerini kurtarmasını dilediler. Bu arada Efes’te bulunan imparator, saklandıklarını haber aldı. Derhal adamlarını göndererek mağaranın ağzını koca kca taşlarla ördürdü ve onları içeride açlık ve susuzlukla ölüme mahkûm etti.

 

Uyku Başlıyor ve Yüzyıllar Geçiyor

Olayın kuşaktan kuşağa anlatılan hikayesi şöyle :

7 arkadaş ve köpekleri o günün akşamı uykuya dalıyorlar. Sabah oluyor ve içlerinden biri adı Yemliha (ya da Jomblicus) olan genç yiyecek almak üzere Efes’e doğru korka korka yola koyuluyor. Mağaranın ağzı ise onların girdikleri zamanki gibi açık! Yemliha, kente girince hemen bir fırıncıya gidiyor ve ekmek istiyor. Karşılık olarak da cebindeki paralardan veriyor.

200 Yıl Öncesinin Parası

Fırıncı paraları görünce şaşırıyor. Yemliha’ya bunları nereden bulduğunu soruyor. Yemliha ise daha çok şaşırıyor. Bunun üzerine fırıncı bunların 200 yıl evvel kullanılan, İmparator Decius dönemine ait paralar olduklarını söylüyor. Şimdi ise Roma tahtında İmparator Theodosius‘un bulunduğunu anlatıyor. Yemliha hemen mağaraya dönüyor ve durumu arkadaşlarına anlatıyor.

Yedi-Uyurlar-3

Tekrar Uyuyorlar

Bunun üzerine tekrar yatıp uyumaya karar veriyorlar. Bir daha da uyanmıyorlar. İmparator Theodosius durumu öğrenince adamlarıyla birlikte mağaraya gidiyor ve onları uyurken görüyor. Anlatılana göre yüzleri pırıl pırıl parlıyormuş… Meğer, mağaranın ağzını bilmeden açtıran da, imparatorun yakınlarından Addius isminde biriymiş. Addius’un köleleri gelmişler ve bir binanın yapımında kullanmak için mağaranın ağzındaki taşları söküp taşımışlar. Yemliha ve arkadaşlarının ilk uyanışı böyle gerçekleşmiş…

 

Başka Kaynaklarda

Bu konuyu kaleme alanlardan biri de İngiliz yazar Gibbon‘dur. Fakat başka kaynaklar onun zamanlamasına karşı çıkıyor. Çünkü Gibbon, 7 gencin mağarada tam 375 yıl uyuduğunu ileri sürüyor. 7 Uyurlar ile ilgili değişik bir hikaye de şöyle :

Ege bölgesindeki birçok kentte özellikle Efes’te hıristiyanlar hızla çoğalıyorlar. İmparator Decius, hıristiyanlığı kabul etmiyor. Hıristiyanlar ibadetlerini gizli gizli yapıyorlar. Decius bir gün 6 hıristiyanı huzuruna çağırıyor. Amacı, onları tüm hıristiyanlara karşı örnek olarak kullanmak. 6 gence şöyle söylüyor:

Sizlere üç gün süre veriyorum, bu zaman içerisinde hıristiyanlığı unutacaksınız. Siz de herkes gibi olacak ve putlara tapacaksınız.” 6 genç Decius’un emrine uymamak için Efes’i terk ediyorlar ve Panayır Dağı’na çıkıyorlar.

 

Çoban ve Köpeğine Rastlıyorlar

Gençler saklanacak bir yer ararlarken, önlerine bir çoban çıkıyor. Çobanın yanında bir de köpek var. Adı Kıtmir. Sonunda bir mağara buluyorlar ve saklanıyorlar. İmparator onların kaçtıklarını haber alıyor. Askerler araya araya mağarayı buluyorlar. Ceza olsun diye mağaranın ağzını bir duvar örerek kapatıyorlar. Aradan 309 yıl geçiyor. Mağaradakiler bu zamanı hiç uyanmadan geçiriyorlar. Uyandıklarında Yemliha dışarı çıkıyor ve ekmek almak için fırına gidiyor. Fırıncı, Decius dönemine ait paraları görünce, durum ortaya çıkıyor. İmparator Theodosius’a haber veriliyor. İmparator Yemliha’yı huzuruna çağırıyor. Sonra hep beraber mağaraya gidiyorlar. Fakat 7 Uyurlar bir daha normal yaşama dönmek istemiyorlar. Tekrar mağaraya kapanıp, uyanmamak üzere uykuya dalıyorlar.

Gerek İslam, gerekse hıristiyan kaynaklarındaki 7 Uyurlar öyküsü pek farklı değil. Bir başka batılı kaynak ise, 7 Uyurlar’ın uyandıktan sonra yaşama devam ettiklerini ve olay nedeniyle kutsal kabul edildiklerini anlatıyor. Öldükleri zaman aynı yere, yani yüzyıllarca uyudukları mağaraya gömülmüşler…

 

7 Uyurlar Mağarası Efes’te mi ?

7 Uyurlar Mağarası’nın Efes’te olması kesin değil. Çünkü iki mağaranın daha adı geçiyor. Bunlardan biri Tarsus’ta diğeri ise Mardin’de. Bazı araştırmacılar, eski adıyla Efesus’un, Tersus; yani Tarsus ile karıştırıldığını iddia ediyorlar. Efes’teki mağara, Efes harabelerinin 1 km kuzeyinde, Panayır Dağı eteklerinde yer alıyor. Bu yer 1928’de yapılan arkeolojik kazılar sonunda bulundu ama işin garibi, ortaya yedi mezar değil, yüzlerce mezar çıktı. Ayrıca aynı yerde iki kilise kalıntısı ve çeşitli katakomplar var. Kim bilir, belki tüm bunlar sonradan yapılmıştır…

 

7 uyurlar

Belgeler

7 Uyurlar’dan söz eden önemli bir kaynak, “Şerh-i Mevakib” yani Kuran-ı Kerim’i yorumlayan bir eserdir. Bu eserde mağaranın Efes yakınındaki Rakim Vadisi’nde Batalos Dağı’nda olduğu yazılıdır.

T.C Devler Arşivi’nde bulunan tarihi bir belgeyleyse, mağaranın Elbistan’da Çoban Pınarı denen yerde olduğu ortaya çıkarıldı. Belgede 7 Uyurlar’ın Efes’ten kaçıp buraya geldikleri, sonraki yüzyıllardaysa mağaranın kullanılmadığı yazıyor. Ama Çoban Pınarı’ndaki mağara daha bulunamadı. Bir gün bulunursa acaba 7 Uyurlar da bulunabilir mi?

 

Zaman Yolculuğu mu?

7 Uyurlar’a bir gün gibi gelen yüzyıllar, acaba gerçekten geçti mi? Yoksa onlar yüzyılları bir anda mı geçtiler? Cevap bilinmiyor… Kuran-ı Kerim’in, dikkat edersek , bir çok yerinde, bir günün bin yıl olabileceği yazılı. Zaman yolculuğu günümüze daha uygun bir yaklaşım. Aklıma Einstein geliyor, ışık hızında zamanın durduğunu söylemiyor muydu?

7 Uyurlar’ın hikayesine inanan da var inanmayan da. Ama unutmamalı ki, çoğu zaman inançların altında gerçekler çıkar.