İspanyol Gribi

İspanyol Gribiİspanyol Gribi 1918 ile 1920 yılları süresince, H1N1 virüsünün ölümcül bir çeşidinin neden olduğu grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 2 yıl içerisinde yaklaşık 80 milyon insanın ölümüne sebep olarak, insanlık tarihinin bilinen en büyük salgını olarak akıllara kazınmıştır. İspanyol Gribi’nin en ilginç özelliği, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı gençleri etkilemesidir.

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde tüm dünyaya yayılmıştır. Bir çok tarih adamına göre Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinde ki en önemli faktördür.

İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlaması değildir. Tüm Dünya’da savaş dolayısıyla askeri sansür vardır. Ancak İspanya savaşa katılmadığından dolayı, salgın haberlerini yapan tek ülkeydi. İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni budur.

İspanyol Gribi ilk kez 11 Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde yaşayan bir kişide tespit edilmiştir. Salgın 1918 yılının Sonbahar aylarında tavan yapmış ve tüm Dünya’yı etkisi altına almıştır. Hindistan’da yaklaşık 16 milyon insan bu salgından ölmüştür. Bu rakam o zaman ki Hindistan nufüsunun %5‘idir. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun yaklaşık % 28‘i salgından etkilenmiş ve yaklaşık 600.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Resmi rakamlar olmasa da, Britanya’da 250,000, Fransa’da 400,000 kişinin hayatını kaybettiği söylenmektedir. Fiji Adalarının %15‘i 15 gün içinde İspanyol Gribi’nden ölmüştür.

Rosalia Lombardo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rosalia Lombardo;

Rosalia Lombardo İspanyol Gribi’nin sembolüdür. İtalyan general Mario Lombardo’nun küçük kızı olan Rosalia Lombardo, 1918 yılında doğdu. İspanyol Gribi onu 1920 yılında kurbanları arasına aldı. Acısını azda olsa dindirmek isteyen general Lombardo, kızını mumyalayarak ölümsüzleştirdi. Şuan Palermo’da bir müzede koruma altında bulunmaktadır.

Atatürk İspanyol Gribi Oldu mu?

Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile Samsun’a gitmeden önce salgına yakalandığına dair bir söylenti var. Bu hastalığı yaveri Cevat Abbas Gürer şöyle anlatıyor: “Samsun’a hareket için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Atatürk bir süredir rahatsızdı. Oldukça ciddi bir salgın olan ve herkesin çok korktuğu İspanyol Gribini Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evinde atlatmıştı”

Fikret Mualla;
Cumhuriyet’in ilk kuşak ressamları arasında yer alan Fikret Muallâ, yaşamının çoğunu geçirdiği Paris’te Türk resminin önemli bir temsilcisi olmuş ve yapıtlarıyla buranın sınırsız sanat ortamında kendini kabul ettirmiştir.
Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda, Dünya’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci bir felaket olarak görülen İspanyol gribi Fikret Mualla’nın annesinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu hastalığı annesine bulaştıran kişi olduğu için Fikret Muallâ gelişim çağında sürekli bir suçluluk duygusu yaşamıştır.

Nazım Hikmet;

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol Nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 918’e kadar
yedi bitirdi bizi.

Teşkilat-ı Mahsusa ve Enver Paşa

Teşkilat-ı MahsusaOsmanlı Devleti’nde istihbarat çalışmaları özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru, ayrılıkçı hareketler ve ayaklanmaların yaşanmasıyla birlikte önem kazanmıştır. Osmanlı gibi üç kıtaya yayılmış, çok uluslu bir devletin elbette modern tarzda gizli bir istihbarat örgütüne ihtiyacı vardır.  Balkan Savaşı’nın da getirdiği kötü sonuçlarla birlikte bu durum kaçınılmaz bir hal almıştır. Nihayet 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarfından, devletin birliğini gözetmek, ayrılıkçı hareketlerle mücadele etmek ve özellikle yabancı devletlerin Orta Doğu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla tam da böyle bir örgüt kurulmuştur. Teşkilat-ı Mahsusa adıyla kurulan örgütün ilk başkanı Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri Bey’dir. İkinci başkanı Ali Bey Başhampa ve son başkanı da Hüsamettin Ertürk olarak bilinmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın Görev Sahası

Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Yakın Doğu ve Kafkasya’da görevlendirilmek üzere gerilla tarzı küçük birlikler kurulmuştur. Teşkilatın bu coğrafyadaki önemli faaliyetlerinin arasında, Bingazi’de propaganda çalışmalarına girişen Bingazi milletvekili Yusuf Şetvan Bey ile Esseyid Şerif Ahmed Es Sünusi’nin İstanbul’a bir Alman denizaltısıyla kaçırılması ve İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence‘a (Arabistanlı Lawrence) karşı yapılan hareketler sayılabilir. Kafkasya ise teşkilat tarafından Orta Asya’ya düzenlenecek seferler için bir sıçrama tahtası niteliğindedir. Trabzon ve Artvin kıyılarından Kafkasya içlerine ajanlar sokularak Rusya’nın askeri durumu hakkında bilgi toplanmış ve ayrıca Osmanlı ordusu buraya girdiğinde gerekli yardımın sağlanabilmesi için teşkilatlanma yoluna gidilmiştir.

Kuşçubaşı EşrefOrta Asya’ da yürütülen faaliyetlerin en önemli aktörleri Rauf Bey (Orbay) ve Ömer Naci Bey’dir. İran üzerinden Hindistan ve Afganistan bölgesindeki İngilizlere karşı koymak için giriştikleri hareketler Almanlar tarafından engellenmiştir. Rauf Bey İstanbul’a dönmesi emredilmesine rağmen bazı birlikleri İran’da bırakmıştır. Bu birlik Afganistan’a girmiş, bazı elemanlar ise Hindistan’a geçerek istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. Hindistan’a gidenler arasında, İngiltere’ye karşı propaganda yapmak için görevlendirilen Kuşçubaşı Eşref ve arkadaşları bulunmaktadır. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref’e İstanbul’a dönmesini emretmiştir. Kuşçubaşı daha sonra Arabistan Bölge Sorumlusu olmuştur. Ömer Naci Bey ise emrindeki gönüllü birlikle beraber 12 Ocak 1915 tarihinde Tebriz’ e gitmiş ve burdan Ahraz’a ulaşarak petrol boru hatlarını tahrip etmişlerdir.

Teşkilat-ı Mahsusa, Trakya bölgesinde ise Sırplara ve Yunanlara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. 1913 yılında Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda teşkilatın kurucu subayları önemli rol oynamıştır. Kuşçubaşı Eşref tarafından 1915’de Mısır’ın kanal bölgesindeki çalışmalar da önemli faaliyetler arasındadır.

Teşkilat Kabuk Değiştiriyor

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Ateşkesi ile resmen sona ermişti. İşgalci güçlerin kendilerine karşı önemli ve şiddetli bir mücadele veren Teşkilat-ı Mahsusa’yı cezalandırması tabiki kaçınılmaz bir durumdu. Teşkilatın bu süreci en az zararla kapatması ve bunu için yeniden örgütlenmesi gerekliydi. İttihad ve Terakki Hükumeti’nin önde gelenleri teşkilatın geleceğiyle ilgili önemli kararlar almışlardı. Teşkilatın başına getirilecek olan Hüsamettin Ertürk, 5 Aralık 1918 tarihinde, İttihadçilerin İstanbul’u terketmelerinden bir kaç gün önce, Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında, kendisiyle yaptığı görüşmeyi şöyle aktarır:

Enver Paşa“Şimdiye kadar vekaleten bakmakta olduğun Teşkilat-ı Mahsusa’ya bundan sonra riyaset edeceksiniz… Teşkilat-ı Mahsusa’yı resmen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilat asla ortadan kalkmayacaktır… Teşkilat-ı Mahsusa’nın bundan sonraki ismi “Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı” olacaktır. Muhaberelerimiz hep bu titr üzerine cereyan edecektir. Siz Türkiye’de bu teşkilatın İstanbul Şubesi Reisisiniz. Onu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu teşkilatın heyet-i merkeziyesi Berlin’de toplanacaktır.”

Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı adına yapılan herhangi bir çalışmaya rastlanamamıştır. Enver Paşa ve arkadaşları bir Alman denizaltısıyla yurt dışına çıktıktan sonra Hüsamettin Ertürk,  Bahriye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın isteği doğrultusunda Teşkilat-ı Mahsusa’yı tasfiye etmiştir. Fakat depolardaki silahlar ve cephane Anadolu’ya sevk edilmek üzere saklanmıştır.

Kaynak:

Kutsal Kase Ayasofya’da

Kutsal Kase; Hz. İsa’nın, ölmeden evvel yediği son akşam yemeğinde şarap içmek için kullandığı kadeh olarak bilnir. Bununla birlikte Hz İsa çarmıha gerildiğinde akan kanın, Aramatyalı Yusuf tarafından bu kadehte toplandığı da söylenmektedir. Hz İsa son akşam yemeğinde herkese birer parça ekmek dağıtmış ve bunun kendi bedeni olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde elindeki kadehte bulunan şarabın da kendi kanı olduğunu söylemiştir. O gece ekmeklerin kadehteki şaraba banılarak yenmesi bir çeşit ayin olarak görülür. Kutsal Kase olarak bilinen kadehinse aslında bu ayinde kullanılan ve büyük güçler taşıyan başka bir şeyin sembölü olduğu da söylenir.Kutsal Kase
İnanışa göre bu kase çok büyük bir güç teşkil etmektedir. Hal böyle olunca güç düşkünü olan bir çok insanın zihnini “Kutsal Kase nerede?” sorusu sürekli meşgul etmiştir. Kase yüzyıllar boyu süren bir çok efsaneye sebep olmuştur. Kral Arthur`un da bu kadehin peşinde olduğunu düşünecek olursak buradan bir sonuca varabiliriz ki o da şudur; böylesine önemli bir hazinenin bir koruyucuya ihtiyacı olmalıdır. Tapınak Şövalyeleri olarak bilinen son derece gizli ve güçlü bir örgüt kasenin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Prieure de Sion tarikatının (Tapınak Şövalyeleri) kasenin gerçeklerinden haberdar olması onlara bu gücü vermiştir. Bu gerçeklerinse kadehle birlikte saklı olan belgelerde yazılı olduğu söylenir.
Dediğimiz gibi kase hakkında bir çok efsane vardır ve nerede olduğu hep merak konusu olmuştur. Peki ya kutsal kase Ayasofya’da olabilir mi?

Çoban Anıtı’ndaki Şifre

1748 yılında Anson Ailesi tarafından yaptırılan ve İngiltere’deki Shugborough Hall malikanesinin bahçesinde yer alan Çoban Anıtı, kitabesinde kasenin yerini belirten bir takım şifreler içermektedir. Zira Anson Ailesi Tapınak Şövalyeleri ile yakın ilişki içerisindeydi. Anıtın kabartmalarındaki tema ise yine örgütün üstadlarından kabul edilen Fransız ressam Nicolas Poussin’in ”Arkadyalı Çobanlar” tablosundan alıntıdır. Fakat tablo bu anıt üzerine, Sion tarikatının kullandığı ters yansıma yöntemiyle işlenmişti. Anıttaki kabartmanın fotoğrafı baş aşağıya çevirildiğinde diz çöker durumda resmedilmiş yaşlı bir çoban figürü görülmektedir. Çobanın sandaletlerine dikkatli bakıldığında bağcıkların ”LI” ve”CAX” yazılarını oluşturacak şekilde çizildiğini görürsünüz.Bu harflerin anagramı Latince kase anlamına gelen ‘calix’ kelimesini vermektedir. Ayrıca Nostradamus’un,  866 numaralı kehanetinde ‘D.M.’ harflerinden oluşan bir kitabenin bahsi geçer. Bu harfler Çoban Anıtı’nın kitabesinin ikinci satırında aynen kullanılmıştır.Bununla birlikte kehanette 1 kadın ve 3 erkekten bahsedilmektedir. Anıtta bulunan 1 kadın ve 3 erkek figürü gibi. Çoban Anıtı’nın kitabesi, kasenin yerini gösteren gerçek şifreyi çözmeyi sağlayacak olan anahtardır. Şifre Fransızca hazırlanmış biranagram: “ENRICO DANDOLO A ECRİT CLEF MONTRE SUR MUR SOUS LUNE QUE GARDE ST GRAEL” Türkçesi: “Enrico Dandolo gösterilen anahtarı Kutsal Kase’yi koruyan ayın altındaki duvara yazdı” Şifrelerin çözümü

Kutsal Kase Ayasofya’da

Ayasofya Müzesi’nin üst galerisinde bulunan  Deesis Mozaiği ile İstanbul’un yağmalandığı 4. Haçlı Seferi’nin önderlerinden olup, ölümünden sonra Ayasofya’ya gömülen “Henricus Dandolo”nun mezarı arasında kalan bölümde ”LI” ve ”CAX” yazılarının kazılı olduğu görülür. Çoban Anıtı’nın kabartmasında,  Nicolas Poussin’in Arkadyalı Çobanlar tablosundan farklı olarak,  lahdin üzerinde defne dallarından oluşan bir taç süslemesi bulunmaktadır. Bu figür,  Deesis Mozaiği’nin hemen yanı başında yer alan pencerenin alt kısmına mermer üzerine işlenmiştir ve bu süsleme Ayasofya’da sadece bu bölümde yer alır. Deesis Mozaiği ile Henricus Dandolo’nun mezarının tam ortasında yer alan bölümde dört sütun üzerinde yarım ay şeklinde kapalı bir bölme vardır. İşte Kutsal Kase buraya saklanmıştır. Ayasofya yani zamanındaki adıyla Hagia Sophia kasenin saklanması için aslında pek uygundur. Hagia Sophia “Kutsal Bilgelik” anlamındadır. Bu durumda kutsal bir hazinenin yine kutsal bir mekanda saklanmış olması oldukça inanılabilir bir hal alıyor.

 

Kaynak:

Fil Adam: Joseph Merrick

Joseph MerrickJoseph/John Merrick “Fil Adam” tarihin en şanssız kişilerinden biridir. John Merrick 5 Ağustos  1862’de İngiltere’de doğmuştur.
11 yaşına kadar hayatında her şey yolunda gitmiştir Merrick’in. Fakat taki annesinin ölümüne kadar. Annesinin ölümünden sonra Merrick’in babası evlenir ve Joseph Merrick üvey annesiyle yaşamak zorunda kalır. Üvey annesi tarafından sürekli hor görülen Joseph birkaç kez evden kaçma denemesinde bulunsa da babası tarafından geri getirilmiştir.

Joseph 13 yaşında sigara fabrikasında iş bulur. Fakat üç sene sonra Joseph Merrick ‘in sağ kolunda anlam veremediği bir bozukluk oluşmaya başlar ve kolu artık işini yapmasına engel olacak duruma gelir.

Merrick’in kolu ve çevre kısmı her geçen gün daha kötüye doğru gider. Bir yandan iş arayan Joseph bir yandan çevre baskısına uğrar. Çalışmak ve para kazanmak zorundadır, bunun için pazarlama yapıp satış yapmak ister fakat korkutucu görüntüsünden ötürü bunda başarılı olamaz.

Joseph Merrick artık yüzünde bez parçası ve şapkayla dolaşmaya başlar.

Yüzünde bez ve kafasında şapkayla parasız ve evsiz kalan Joseph Merrick için tek seçenek kalmıştır. O da hastalığından para kazanmak. Yüzünü gizlemekten vazgeçer ve sirke katılır. Sirk bünyesinde “mahlûkat” olarak tanıtılır ve bundan ciddi sayılabilecek para kazanır. Herkes her zaman olduğu gibi onda şaşkınlıkla bakıyor ve bundan para kazanıyordu.

Frederick Treves ile tanışması

Joseph, Mile End Road’daki bir mağazada ilgi çekme amaçlı kendini gösterirken, fizyolojist, bilim adamı Frederick Treves tarafından görülür. Doktor Joseph’e kartını bırakır ve onu test etmek istediğini söyler.  Kısa bir süre sonra sirk gösterilerinin İngiltere’de yasaklanmasıyla Joseph İngiltere’den ayrılıp Belçika’ya doğru yolculuğa başlar. Ordaki sirkle görüşme yapar fakat sirk sahibi hem onu aşağılayarak karşılar ve Joseph’in sahip olduğu tüm parasını çalar. Hayatta her zaman olduğu gibi yine kötü şansıyla yüzleşen Joseph Merrick, İngiltere’ye dönerken başına birçok olay gelmiş hatta halk tarafından linç edilirken polisler sonra anda yardımına yetişmiştir. Rahatsızlığından ötürü düzgün konuşamayan Joseph’in cebinden Doktor Treves’in kartviziti çıkmış ve Merrick’i ona getirmişlerdir. Bu noktadan sonra bir nebze de olsa hayatı iyi gitmeye başlar “Fil Adam”ın ve çok geçmeden İngiltere kraliyet ailesinin ve sosyetenin büyük ilgisini toplar.

Doktor Frederick Treves’in gözlerimlerine tabi tutulan Joseph, Treves tarafından doğuştan kemik bozukluğu teshisi kondu. Fakat işin gerçeği 100 sene sonra anlaşılabilecekti.

Son kez normal olmak istemişti

Henüz 27 yaşında, 11 Nisan 1890 tarihinde hayatı sona eren Joseph Merrick’in ölümü de bir hayatı kadar ilginç ve trajik olmuştur. Kafasının aşırı ağırlığından ötürü normal bir şekilde boylu boyuna uyuyamayan Joseph, bir kez olsun o şekilde yatmayı denemiş fakat uykuya daldığı gece boynunda çıkık oluşur, nefes alamaz ve hayata gözlerini yumar.

Hastalığına ise tam 100 yıl sonra teshis konmuştur. Buna göre: Merrick’te çok nadir görülen Proteus Sendromu vardı fakat bu tek başına yeterli değildi. Çünkü bu sendrom 25 milyonda 1 insanda görülüyordu ve buna göre fil adam benzerleri yeryüzünde olması gerekiyordu. Fakat Merrick gibisi daha önce görülmemişti. Fakat gerçek daha sonra farkedildi. Merrick Proteus Sendromuna yakalandığı yetmezmiş gibi bir de NF-1 denilen 2.500 doğumda 1 görülen başka bir şekil bozukluğuna yakalanmıştı.

Joseph Merrick, fil adam iki çok nadir görülen sendroma yakalanmış belkide tarihte görülen en şanssız insan olmuştu. Her iki sendromun bir insanda görülme olasılığı ise 1/62.500.000.000’di.

Joseph’in hayatı David Lynch‘in yönettiği Anthony Hopkins ve John Hurt’ün başrollerini paylaştığı 1980 yapımı “The Elephant Man“, “Fil Adam” filmine konu olmuştur.

Dikilitaş’ın İstanbul’a Yolculuğu

Firavun Dikilitaş’ı, III. Thutmosis’in M.Ö 1457’de Fırat’ın doğusunda bulunan Mitandi Devleti’ne karşı Naharin’de kazandığı zaferi hafızalarına kazımak için Heliopolis’teki Amon Ra tapınağının önüne M.Ö 1450 yılında diktirmiştir.

Yıllarca Mısır’da kalan taş, önce o coğrafyada ki yarı Hellen yarı Mısır bir devletin, daha sonra da Romalıların eline geçmiştir. Bu dönemde Romalılar, şehirlerini süslemek için Mısır’da bulunan eserleri kullanıyorlardı. I. Constantin de, yeniden kurduğu Constantinopolis’de yer alan Hipodrom’u süslemek için çeşitli eserleri buraya taşıttırıyordu. Oğlu II. Constantin, taşı İstanbul’a taşıtmak üzere İskenderiye’ye götürtmek istemiş, ancak bunu başaramamıştır.

Yıllar sonra, İmparator Julianus’un emriyle İskenderiyeliler taş için özel bir gemi yapmışlar. Taşın İskenderiye’den ne zaman ve kim tarafından ve nasıl taşındığı bilinmemektedir.. Hipodrom’u süslemek üzere getirilen Dikilitaş, ancak I.Theodossius zamanında İstanbul’a ulaştırılmıştır.

19,59 m. yüksekliğindeki taşın, bugün bulunduğu Sultanahmet Meydanı’na getirilmesi için sahilden Hipodrom’a kadar demirden bir yol yapılmıştır. M.S 390 yılında ise bu demir üzerinden kaydırılarak, Hipodrom’un ortasındaki “Spina” denen duvarın üzerine, bugünkü bulunduğu yere yerleştirilmiştir.

Dikilitaş kabartmaları

Dikilitaş’ın kayıp parçası

Dikilitaş’ın bugün yaklaşık altı metrelik bir parçası eksiktir. Eksik parçanın nedeni bilinmemekle birlikte, anıtın önce şehrin başka bir yerine dikildiği ve bir depremde düşüp kırıldıktan sonra üst parçanın da şimdiki yerine dikildiği söylenmektedir… Bir başka varsayım da Dikilitaş’ın İstanbul’a getirilirken kırılmış olabileceğidir..

Dikilitaş dört yüzünde kabartmalar olan ve 6 metre yüksekliğinde mermer bir kaidenin üstünde yer alan dört tane tunç takoza oturur. Kaidenin üzerindeki kabartmalarda İmparator I. Theodossius’un savaşları ve Hipodrum’daki yaşantısı konu alınmıştır. Dikilitaş’ın tepesinde bulunan ve Dünya’yı sembolize eden tunç küre 865 yılındaki bir depremde düşmüş ve bir daha da yerine konulmamıştır.

Kabartmalarda ne anlatılıyor?

Alt kabartmalarda da anıt yerine dikilirken yapılan işlemler anlatılır. Kaidenin bir yüzünde bulunan iki yazıttan biri Yunanca, diğeri de Latincedir. Latince metin Dikilitaş’ın 30, Yunanca metin ise 32 günde dikildiğini belirtir.

Latince metin şöyle diyor;
“Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendime boyun eğmem ve onun tyran’lar üzerine kazandığı zaferin çelengini taşımam bana emredildi. Herşey Theodossius’a ile onun uzun sürecek sülâlesine itaat ediyor. Bana da böylece galip gelindi ve Proclus’un yönetimi altında üç defa on günde yükselmeğe mecbur edildim.”

Kuzeybatı yönündeki Yunanca yazıtta ise;
“Uzun süredir toprak üstünde bütün ağırlığı ile yatan dört yüzlü direği dikmek cüreti sadece İmparator Theodossius’ta vardı. Bu işi başarmak için Proklos’u yardıma çağırdı ve böylece taş 32 günde dikilebildi.”

DikilitaşDikilitaş üzerindeki hiyogliflerde ise III.Thutmosis’in zaferleri anlatılmıştır. Taşın en tepesinde, dikdörtgen çerçeve içinde Firavun II. Thutmosis ve tanrı Amon-Ra karşılıklı olarak elele görülür. Bunun altında, dikdörtgen çerçeve içinde yine tanrı ve Firavun vardır. Bunun altında da kutsal Horus yer alır. Esas yazı ise Horus’un altında başlar;
“Zengin, güçlü ve becerikli olan ve bu niteliklere de güneşin altın renklerini dünyaya saçan tanrı Amon sayesinde sahip bulunan, 18. soydan III. Thutmosis, Tanrı Amun’a şükran borcunu ödemek için, armağanını sunar. III. Thutmosis denizleri aşarak iki ırmak arasındaki memleketleri zaptetti. Saltanatının 30. yılında bu anıtı dikti.”

Dikilitaş, Bizans dönemi boyunca uzun yıllar Hipodrom’da meydana gelen çeşitli politik olaylara, araba yarışlarına, ayaklanma ve cinayetlere seyirci olmuştur. Osmanlı döneminde de Hipodrom’da taş çevresinde birçok olay olmuş ve toprak yükselerek kaidenin alt kısmı gömülmüştür. 1857’de, C. T. Newton, kaidenin etrafında kazı yaparak yeniden açmıştır. O tarihten beri Dikilitaş yuvarlak ve demir parmaklıklarla çevrili bir çukurda durmaktadır. 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında taşın yosunlanmış cephesi temizlenmiş ve yenilenmiştir…

III.Vlad Nam-ı Diğer Kazıklı Voyvoda

III.Vlad Nam-ı Diğer Kazıklı Voyvoda.. Osmanlılara yenilen babası, onu 1442 yılında Osmanlılara rehin olarak vermişti.. Bir süre Osmanlı’da iç saraylarda görevlendirildi. Daha sonra Osmanlılardan kaçarak Eflak’a gitti. 1448’de İkinci Kosova Savaşı sonrasında Eflak Voyvodası olma girişiminde bulundu, ancak kısa bir süre sonra Macarlıların desteklediği Eflak Voyvodası II. Vladislav tarafından bozguna uğratıldı ve Boğdan’a sürgüne gitti.

Kazıklı VoyvodaDaha sonra Erdel Beyi Janos Hunyadi’yle yakınlaşarak kendisi için iyi bir fırsat bekledi. Erdel beyi János Hunyadi 1456’da Belgrad şehrini Osmanlı saldırısına karşı savunmaya giderken Vlad’ın komutasına güney Erdel’in savunmasını sağlamak için bir ordu verdi. Tam da Vlad’ın istediği bir ordu.. Bu durumdan faydalanan Vlad Eflak’a bir sefer düzenledi ve II. Vladislav’ı öldürerek III. Vlad adıyla Eflak voyvodası oldu.

Kazıklı Voyvoda’nın doğuşu

Bu görevi 1456’dan 1462’ye değin sürdürdü. Bu tarihler arasında elçileri ve esirleri çeşitli yöntemlerle cezalandırdı ve idam etti; bu yöntemler arasında en ünlüsü olan “kazığa geçirme”, ölümünden sonra kendisine “Kazıklı Voyvoda” adının verilmesine neden olacaktı.

Vlad 1459 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödemeyi reddetti ve Macarlarla ittifak yaptı. 1460-1461 yılları arasında Tuna nehrini geçerek Sırbistan’a ve Karadeniz kıyısına kadar ilerledi. 23.000 Türk ve Bulgar’ı öldürdü. 20.000 Osmanlı savaş esirini kazığa geçirdi.

Bunun üzerine Osmanlı ordusu 1462 yılında, II. Mehmet komutasında Eflak’a sefere çıktı. Çok uzun mesafeler boyunca Osmanlı askerleri içecek bir damla bile su bulamadı. Sıcak dayanılır gibi değildi. Osmanlılar Eflak’a ulaştığında karşılarında yol boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçiyordu. Yerde uzun kazıklar dikiliydi. Yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı. Bu kadar çok insanı kazıkta gören Osmanlı askerlerinin moralleri bozuldu. Ancak Osmanlı ordusu 4 Haziran 1462’de Târgovişte kalesini aldı. Vlad, II. Mehmet’e başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra kaçtı ancak bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmadı, terk ettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve Türklerin arasına karışmaya teşvik etti. Bu şekilde vebalıları salma yöntemini kullanarak, daha önce tarihte görülmemiş bir taktik uyguladı.

Kazıklı Voyvoda'nın şatosuVlad Macaristan’a bağlı bir beylik olan Erdel’e kaçarak Macarlardan yardım istedi. Ancak Eflak’taki Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı yeni yönetimi tanımış olan Macarlar, yardım talebini kabul etmedi. Vlad 1462 yılında tutuklandı ve Budin’e getirildi. Önce hapsedilen Vlad, daha sonra kral ve ailesiyle iyi ilişkiler kurdu. 1474 yılında sürgün dönemi sona erdi. Bu tarihten itibaren Eflak’ı yeniden ele geçirme planları yaptı. 1476 yılında kuzeni Stefan Cel Mare (Büyük Stefan) ile birlikte Eflak’a döndü ve voyvoda ilan edildi. Aynı yıl 300 askeriyle birlikte yeniden Osmanlı ordularına yenildi. Esir alınan askerleri kazıklara oturtuldu. Öldürülen III. Vlad’ın kesilen başı öldürüldüğünü ispat etmek için İstanbul’a II. Mehmet’e gönderildi.

Esirlerin derilerini yüzdürmek, kendisine gönderilen elçilerin kafasına çivi çakmak, kadınların göğüslerini kesip yerlerine çocuklarının başını koymak en çok kullandığı işkence türleriydi. Ama insanlar ona kısaca Kazıklı Voyvoda diyorlardı. Çünkü en hoşlandığı işkence yöntemi insanları kazığa oturtmaktı! Esirleri, düşmanları, suçluları tahta bir kazığa oturtur, kazık yavaş yavaş kurbanın boyun kısmına kadar ilerlerdi. Kurbanlar feryatlar atarken, kendisi karşılarına geçip büyük bir zevkle yemek yerdi.

Cellatlar öylesine ustalaşmışlardı ki sanatlarında, kazık iç organlara zarar vermediğinden kurbanın ölmesi bazen iki günü bulurdu. Cellatların ustalaşmaktan başka şansları yoktu, zira kazığa geçirilen kurban çabucak ölürse, kurbanın yerine kendilerini kazıkta bulabilirlerdi!

Kazığa geçirilenlerin kanlarını fıçılarda toplatıp şarap gibi içtiğine dair söylentiler daha sonra onun bir vampir olduğu efsanesi’ni yarattı. Kazıklı Voyvoda daha sonra Bram Stoker’ın Drakula romanına ve Drakula filmlerine konu olmuştur.