Kendiliğinden Yanan İnsanlar – 2

Kendiliğinden yanan insanlarla ilgili yazımızın ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
spontaneous_human_combustion_xlarge

Kendiliğinden yanma kadar dehşet verici bir ölüm biçimi herhalde yoktur… Çünkü, ateşin nereden ve nasıl geldiği bilinmiyor. Üstelik kurbanlar bir anda yanıp kül oluyor.

Kendiliğinden yanma olaylarının 3 özelliği vardır. Birincisi, çok kısa bir zaman diliminde gerçekleşiyor. Çoğu zaman zavallı kurbanın yardım isteyecek vakti olmuyor.  İkincisi, olayların çoğu kesin olarak ölümle neticeleniyor. Ne yazık ki, yanmaya başlayıp da ölmeyen ve başından geçeni anlatabilen tek bir insan yok. Bir üçüncü acı gerçek de şu : Çoğu zaman olayda ne oluyorsa oluyor, kendiliğinden yanma belası bir insanın başına ya yalnızken geliyor ya da birden fazla kişi varsa, hepsi birden yanıp ölüyorlar. Geriye hiçbir tanık kalmıyor.

 

Çoraplar Yanmamıştı

1841’de British Medical Journal dergisinde kendiliğinden yanma olayları üzerine bir yazı yayımlandı. Yazı, Manchester Patoloji Derneği Üyesi Dr. F. S. Reynolds tarafından kaleme alınmıştı.

Doktor, kendiliğinden yanma fikrine karşıydı. Yanmanın herhangi bir dış etkiyle meydana geldiğine inanıyordu. Fakat bu etkinin ne olduğunu ortaya çıkaramadığını da itiraf ediyordu. Yazısında, tanık olduğu, 40 yaşlarındaki bir kadınla ilgili olayı anlatıyordu. Kadın, evinde ocağın yanında yerde yatarken bulunmuştu. Olay gece meydana gelmişti. Ama sabahleyin ceset hâlâ yanmaya devam etmişti. Bilim adamı kadının bacaklarının nasıl yandığını bir türlü anlayamamıştı. Bacakları, diz kapaklarından ayrılacak derecede yanarak kömürleşmişti. Ama çoraplarda en küçük bir yanık izi bile yoktu!

 

Yardım İsteyemeden Yandılar

Birden fazla insanın hayatını yitirdiği kendiliğinden yanma olaylarının en eskilerinden birinin geçtiği ülke de Amerika’dır. Yer, Illinois eyaletinde, Seneca kenti yakınındaki bir çiftliktir. 1885’in yılbaşı gecesi Patrick Rooney, karısı ve işçileri John Larson mutfakta oturup viski içtiler. Daha sonra Larson, üst kattaki odasına çıkıp yattı. Ertesi sabaha kalktığında, başında bir ağırlık hissediyordu. Aşağıya inerek mutfağa girdi. Mutfakta her şeyin ince bir yağ tabakasıyla kaplı olduğunu gördü. Birden, Patrick Rooney’in yerde yattığını fark etti. Adam ölmüştü.

Hemen bir ata atladığı gibi, yakında oturan Patrick’in oğlu John‘a haber vermeye gitti. İki adam derhal çiftliğe geldiler. Mutfakta, masanın yanında döşemede yanık bir delik gördüler. Delikten aşağıya baktıklarında gördükleri manzara korkunçtu. Yerde yanık kemikler, kafatası kalıntısı ve küller vardı. Bunlar Bayan Rooney’in cesedinden arta kalmıştı. Bu kez kurban sayısı ikiye çıkmıştı.

Yapılan adli soruşturma sonunda savcı, bir kaza raporu hazırladı. Bu raporda Bayan Rooney’in bir kaza ilke yandığı ve Bay Rooney’in de onu kurtarmak isterken dumandan boğulduğu (!) yazılıydı.

 

Ceset Koltukta Oturuyordu

Kendiliğinden yanma üzerine araştırma yapanlar, kitaplara geçen birçok olayın 20. yüzyıl başlarında olduğunu görürler. 17 Aralık 1904 tarihinde Daily News adlı İngiliz gazetesinde ilginç bir yanma olayı vardı. Thomas Cochrane adlı bir kadın ölmüştü. Yanmış ceset yatak odasında bulunmuştu. Manzara korkunçtu. Kadın bu hale gelinceye kadar kim bilir nasıl ıstırap çekmişti. Oysa komşuları onun ne yardım istediğini ne de çığlık attığını duymuştu. Ne evde, ne de ocakta ateş izi yoktu. Yanık ceset, koltukta oturur halde, yastık ve minderler arasında bulunmuştu…

 

Kemikler Beyaz Bir Toz Yığınıydıcombustaohumana

Kendiliğinden yanma olayları incelendikçe çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Yanma, çoğunlukla sınırlı bir alanda meydana geliyor. Yatağına uzanmış haldeyken yanan birinin yatak örtülerine hiçbir şey olmuyor. Bazen, oturduğu yerde yananların sandalyesi incelendiğinde, ancak belli belirsiz yanık izlerine rastlanıyor. Elbiselerinde en küçük bir yanık izi taşımayan, ama bedeni kömür haline gelenler de var…

 

1905’de British Medical Journal dergisinde hareketli bir yaşamı olan yaşlı bir kadının ölümü şu cümlelerle anlatılıyordu : “Resmi görevliler, kadının evinden dumanlar çıktığını görünce kapıyı kırarak içeri girdiler. Dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar. Kadının kemikleri un ufak olmuş, oturduğu koltuğun önünde küçük bir küme halinde duruyordu. Bembeyaz toz yığınına dönüşen kemiklerin en üstünde kafatası vardı. Etleri tamamen yanmıştı. Ama 1 metre ötesindeki masa örtüsüne hiçbir şey olmamıştı…”

Olayın şaşırtıcı bir başka yanı, kadının yandığı yerin tam üstünde, tavanda bir yanık izi olmasıydı. Kadın, sanki bir alev sütunu gibi yanmıştı.

 

Trans Halindeyken mi Yanıyorlar ?

Kendiliğinden yanma üzerine bilgi toplayan uzmanlar, bir noktaya daha dikkat çekiyorlar. Olayların kurbanları, genellikle ses seda çıkarmadan ve kurtulmaya çalışmaksızın yanıyorlar. Araştırmacı Charles Fort‘un yazısında dediği gibi “Sanki sessizce kaderlerine boyun eğiyorlar.”

Bu durum, alkol ya da bir başka uyuşturucu madde yüzünden kendinden geçmeye benzemiyor. Hipnotize edilmiş ya da trans haline geçmiş gibi oldukları öne sürülebilir. Yanma olaylarının bilinmeyen bir psikolojik yanı olabilir. Çünkü insanlar, tutuşmaya başladıkları anda kaçıp kurtulamıyorlar.

 

Konuşamadan Öldü

İngiltere’de yayımlanan 6 Ocak 1905 tarihli Hull Daily Mail gazetesinde yer alan yanma olayı çok önemliydi. Çünkü kurban yanmış, fakat ölmemişti. Olay, Trinity Düşkünler Yurdu’nda meydana geldi. Elizabeth Clark adlı yaşlı kadın, sabahleyin yatağında ölümcül biçimde yanmış olarak bulundu. Yurtta kalanlar, ince bölmelerle ayrılmış yerlerde yatıyorlardı. Ama, kadının yattığı bölmeden hiçbir ses duyulmamıştı. Gazete, yanma olayı üzerinde durmuyordu. Yalnızca “kadının başına gelen kazayı anlatacak durumda olmadığını” belirtiyordu. Bir süre sonra kadın öldü. Şüphesiz, nasıl tutuştuğunu anlatsa da bir şey fark etmeyecekti. Çünkü, daha önceki olaylarda izlendiği gibi ilgililer, kadının kendiliğinden yandığına nasıl olsa inanmayacaklardı.

 

Alevler İçinde Karı-Koca

Olay yine İngiltere’de ve kendiliğinden yanma olaylarının en yaygın olduğu 1905 yılında geçiyor. Kurbanların sayısı ikidir. Mr. Kiley, karısı ile birlikte Southampton kentinde oturuyordu. 26 Şubat 1905 sabahı bitişikteki komşular garip bir “çatırtı” duyarak Kiley’lerin evine koştular. Kapı açılmayınca kırarak içeriye girdiler. Alevler içindeki karı-kocayla karşılaştılar. Adam döşemenin üzerinde yanarak ölmüştü. Aynı odadaki kadının cesedi de koltuğunda oturur haldeydi. Açıkça ve şüpheye meydan vermeyecek biçimde yanmışlardı. Ama elbiselerine hiçbir şey olmamıştı.

Üzerlerindeki yatak kıyafetlerinden anlaşıldığına göre, yatağa girmeye hazırlanırken ölmüşlerdi. İşin anlaşılamayan yanı, her ikisi de yardım istememiş, çığlık atmamıştı. Uyandık oldukları halde ses çıkarmadan yanmaları çok garipti. Ayrıca uyusalar bile, ölecek derecede yanmaları için uzun bir süre geçmiş olması gerekiyordu…

 

Vücut Yanıyor, Elbiseler Sapasağlam

Garip yanma olaylarından biri de yine İngiltere’de yayınlanan Madras Mail gazetesinde yer aldı. Gazetenin 13 Mayıs 1907 tarihli sayısında anlatılan olay, Dinapore yakınlarında Manner köyünde geçiyordu. Kurban yine bir kadındı. Kadının vücudu yandığı halde elbiselerine hiçbir şey olmamıştı. Ceset iki bekçi tarafından bulunmuştu. Adamlar evde bir tek yanık izine rastlamamışlar, yanık cesedi bölge savcılığına götürmüşlerdi. Yanıklara neyin sebep olduğu anlaşılamadı…

 

1650 Derece Isı Gerekiyorkyi_02_th

Kendiliğinden yanma olaylarındaki belirgin özelliklerden biri de çok yüksek bir sıcaklığın meydana gelmesidir. Normal koşullarda insan bedeni kolay kolay tutuşmaz. Özellikle diri diri tutuşan birinin bedeni kısmen yanar. Ayrıca bedenin dış kısmı yüzeysel olarak yanar, iç kısmına bir şey olmaz. Bütün uzmanların da hemfikir olduğu gibi, insanın kül haline gelmesi için saatlerce yakılması gerekir. Tabii böyle bir şey için yeterince yakıt kullanmak şarttır. Cesetlerin yakıldığı özel cenaze evlerinde bile kemikler kolayca yansın diye kırıldığı halde, geriye yanmış parçalar kalmaktadır.

Böyle bir yanmaya en iyi örnek Mrs. Reeser‘in ölümüdür.  Olay, Pensilvanya Üniversitesi Tıp Okulu’nda ünlü bir antropolog olan Dr. Wilton M. Krogman  tarafından incelendi. Bilim adamı, aynı zamanda yanmayla ilgili kaza ve cinayet soruşturmalarını da araştıran bir uzmandı. Pek çok alelade yanma olayının sebebini ve sonuçlarını anlamak için araştırmalar, deneyler yapmıştı. Ceset yakma yerinde 8 saatte fazla 1110 derece sıcaklıkta yakılan bir cesedin kemiklerinin kül haline gelmediğini ya da dağılma belirtisi göstermediğini gözlemlemişti. Ancak 1650 derece sıcaklıktan sonra kemikler eriyerek biçim değiştirmeye başlıyorlardı.

 

İntihar mı Yanma mı ?

Kendiliğinden yanma olayları bazen bir intihar olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Kayıtlarda, intihar ederken kendiliğinden yanarak ölen iki kişiden söz edilmektedir. Kurbanlar, önce intihar girişiminde bulunmuşlar, ama daha sonra kendiliğinden yanarak ölmüşlerdir. Üstelik, kendilerini yakamayacak biçimde ve yanmayla ilgisi olmayan bir yolla ölmek üzereyken tutuşuvermişlerdir.

Olaylardan ilki, 46 yaşındaki bir dökümhane işçisi olan Denney‘le ilgilidir. 18 Eylül 1952’de Amerika’da meydana gelen olayda, adamın sol kolundaki atardamarıyla el ve ayak bileklerini kestiği halde sonradan dumandan boğularak öldüğü belirlendi. Odasında alev yığını içerisinde bulundu. Ama içeride hiçbir yanık izine rastlanmadı. Savcı, adamın, üzerine parafin dökerek bir kibrit çaktığını ileri sürdü. Fakat odada içine parafin konulduğu tahmin edilen bir kaba rastlanmadı. Ayrıca, sol koldaki kesilen atardamardan, her saniye vücuttaki kanın %4’ü akarken ve iki eli kan revan içindeyken adamın kibrit çakması da mümkün değildir. Araştırmacı Otto Burma şöyle yazıyordu : ” Hiç şüphem yok ki, Denney intihara teşebbüs etti. Ama intihar ederken, anlaşılamayan bir nedenle yanarak öldü.”

İkinci olay, yine Amerika’da, Michigan- Pontiac’ta oturan 27 yaşındaki Billy Peterson‘la ilgilidir. Billy, 13 Aralık 1959 sabahı evden ayrıldı. Daha sonra otomobiliyle garaja girdi. Çalışır haldeki otomobilin egzozuna bir hortum takıp içeri uzattı. Kendisi de otomobilin içine geçip oturdu ve kapıları kapattı. Yaklaşık 40 dakika sonra oradan geçen biri, garajdan dumanlar çıktığını gördü. İçeri girince Billy’nin cesediyle karşılaştı. Adamın karbon monoksit zehirlenmesinden öldüğü açıktı. Ama doktorlar, sırt, kol ve bacaklarında 3. dereceden yanık izlerinin nedenini anlayamadılar. Vücudun bazı bölümleri kömürleşerek dökülmüştü. Buna rağmen, elbiselerinde ve çamaşırlarında yanık izine rastlanmadı…

 

Otomobildeki Cesetler

Bazı yazarlar, kendiliğinden yanma olaylarında ateşin olağan üstü bir hızla yayıldığını öne sürüyorlar. Çünkü kurbanların çoğu sanki hiçbir şeyin farkında değillermiş gibi sakin sakin dururken yanıveriyorlar. Eğer yanma yavaş yavaş gerçekleşseydi, bu kişilerde en azından bir panik belirtisi olması gerekirdi. Ron Willis, kendiliğinden yanma üzerine yazısında bulunan somut bir örneği veriyor. Yazı, 1972’de INFO Journal dergisinin 8. sayısında yayımlandı. Olay 1960’ta, ABD’nin Kentucky eyaletinde, Pikeville yakınlarında meydana geldi. Yanan bir otomobilin içinde kömürleşmiş 5 ceset bulundu. Soruşturmayı yürüten savcı şöyle diyordu : “Hepsi de 0t0mobile yeni binmiş gibi oturuyorlardı. Otomobil nasıl tutuşmuş olursa olsun, kurtulmak için gayret göstermeleri gerekirdi. Ama hiçbiri istifini bozmamış, kolunu bile kıpırdatmamıştı…”

Willis, 17 Haziran 1971’de meydana gelen Leon Eveille olayında da çok yüksek ısı meydana geldiğini gördü. Leon, 40 yaşında bir Fransızdı. Cesedi, Arcis-sur-Anbe’de, kapıları kilitli halde yanmış bir arabanın içinde bulundu. Otomobilin camları sıcaktan erimişti. Yanan bir otomobilin 700 derecelik bir ısı yaratacağı tahmin ediliyordu. Oysa camların erime sıcaklığı 1000 derecenin üzerindeydi.

 

Neden Yanıyorlar ?

Kendiliğinden yanmayla ilgili daha pek çok konu, incelenmek üzere bekliyor. Bazı insanların tutuşmaya yatkın oldukları kabul ediliyor. Böyle bir şey nasıl olabilir ? Acaba insanın içinde vücut ısısını ayarlayabilecek bir mekanizma mı var ? Sakın, kendiliğinden yananlar, bilmeden bu mekanizmayla oynuyor olmasınlar!..

 

Balon Çocuk: David Phillip Vetter

Balon ÇocukBalon çocuk lakabıyla bilinen David Phillip Vetter 21 Eylül 1971’de Texas’da dünyaya geldi. Onun hayatını anlatmaya başlamadan önce ailesi hakkında biraz bilgi vermeliyim.

Babası David Joseph Vetter ve annesi Carol Ann Vetter’ın 1963 yılında bir erkek çocukları dünyaya geldi. Ancak ilk çocukları 7 ay sonra öldü. Doktorlar aileye çocuklarının SCID hastalığına yakalandığını söylediler. SCID bağışıklık sistemini hızlı bir şekilde çökerten bir hastalık olduğu için çocuk sadece 7 ay yaşayabilmişti. Doktorlar aileye doğacak erkek çocuklarının %50 ihtimalle SCID hastası olabileceğini söylemişlerdi.

Ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen Katherine SCID hastalığını taşımıyordu.

Doktorlar Vetter ailesine bir erkek çocuk yapmaları için ısrarda bulunuyordu. SCID hastalığının tedavisini başka bir şekilde bulamayacaklarını söylüyorlardı. Ancak Vetter ailesi bir çocuklarının daha ölümünü görmek istemiyorlardı.

Doktorların yoğun ısrarlarına dayanamayan Vetter ailesi bir çocuk daha yapmaya karar verdi. Ve Balon Çocuk dünyaya geldi. Herkes onun gerçek adını David Bubble sanıyordu ancak bunun nedeni insanların Vetter ailesini dışlamasını engellemekti.

Doktorlar David Bubble için özel bir steril balon hazırladılar ve onun bu balonun içinde yaşayabileceğini ve bu sürede tedavinin bulunacağını iddaa ediyorlardı. Balon Çocuk dünyaya geldikten sadece 2 dakika sonra bu steril balonun içine girdi. David Katolik Romalı bir papaz tarafından bir damla suyla vaftiz edildi.

Özel bir oda yapıldı

Su, hava, giysi ve gıda bu balonun içine girmeden önce sterilize ediliyordu. Bu balona televizyon ve birkaç oyuncak koyulmuştu.

Balon Çocuk 14 yıl boyunca balonun içinde hiç hasta olmamıştı. Fakat doktorlar herhangi bir tedavi yöntemi bulamamışlardı.

Balon ÇocukDavid’in yaşadığı her an ailesi ve doktorlar için çok büyük bir masraf haline gelmeye başlamıştı. 1.300.000$ harcanmıştı David’in bakımı için. Doktorlar kız kardeşi Katherine’den kemik iliği alarak David’e nakledecekti. Operasyon gayet başarılı geçti. Fakat nakilden sadece 2 gün sonra David ilk kez hasta oldu. ishal, ateş, şiddetli kusma ve bağırsak kanaması başlamıştı.

Balon Çocuk odasından çıkıyor

David Bubble tedavi edilmek üzere 14 yaşında ilk kez o steril odadan çıkarılmak zorundaydı. NASA David için özel bir kıyafet tasarlamıştı. Artık sadece kafası bir balon içinde tutulacaktı David’in.

Fakat David steril odadan çıkarıldıktan sadece 7 gün sonra 22 Şubat 1984’de öldü.

SCID hastalığının tedavisi David öldükten sadece 2 ay sonra bulundu. Virüsün adı Burkitt’s lymphoma’dır.

118 Yıl Önceki Renkli İstanbul

İstanbul’un ilk renkli fotoğrafları Amerikalı bir şirket tarafından 1890 – 1900 yılları arasında çekilmiştir. Detroit Publishing Company tarafından çekilen bu fotoğraflar 1905 yılındaki yayınladıkları katalogta görülmüştür. İstanbul’un ilk renkli fotoğrafı olma özelliğine sahip bu kesitlerde Eyüp, Haliç, Eminönü, Rumeli Hisarı, Yeni Camii, Valide Sultan Camii, Topkapı, Üsküdar gibi semtler yer alıyor.

Esnaf
Esnaf
Seyyar Berberler
Seyyar Berberler
Çemberlitaş
Çemberlitaş

Eyup Eyup1

Fener Burnu
Fener Burnu
Haliç
Haliç
Haliç
Haliç
Karaköy
Karaköy
Valide Sultan Camii
Valide Sultan Camii
Rumeli ve Anadolu Hisarı
Rumeli ve Anadolu Hisarı

istanbul

Sultan Ahmed Çeşmesi
Sultan Ahmed Çeşmesi
topkapı
Topkapı
Yeni Camii
Eminönü Yeni Camii
kuleli
Kuleli-Boğaziçi

06060r 06064r

Süleymaniye Camii
Süleymaniye Camii

06069r

Beyazıt - İstanbul Üniversitesi
Beyazıt – İstanbul Üniversitesi

06071r 06072r 06073r

Surlar
Surlar

Şemsi Paşa’nın Kuşkonmaz Camii

 
Kuşkonmaz CamiiHer gün, 5 vakit, insanlarla dolup taşan camilerin gerçekte öyle müdavimleri vardır ki hemen hemen günün her vakti etrafta onları görmek mümkündür. Kuşlardan bahsediyorum, özellikle de güvercinler. Camilerin, kimseye zararı olmayan bu sakinleri, insanlarla gayet uyum içinde yaşarlar. Çocuklar, onlara yem atmaktan, peşlerinden koşmaktan büyük keyif duyarlar. Sadece çocuklar değil, genç, yaşlı herkes için bir eğlence kaynağıdır bu şirin mahluklar. Bunun en güzel örneği de şüphesiz Eminönü’ndeki Yeni Cami’dir. Caminin kubbesinde, minaresinde, pencerelerinde, merdivenlerinde, avlusunda… her yerdedir kuşlar. Bir tarafta yem satanlar, bir tarafta kuşları besleyenler, koşuşturan çocuklar, uçuşan kuşlar…

Görüldüğü gibi kuşların keyfi pek bir yerinde. Peki ya camiler? Onlar için aynı mutluluğun söz konusu olduğunu söylemek bence biraz zor. Hatta şikayetçi olduklarını bile söylesem yersiz olmaz. Haksız da sayılmazlar hani. Bu şirin yaratıkların temizlik konusunda pek de titiz olmadıkları ortada. Sanıyorum, biri hariç bu tüm camilerin muzdarip olduğu bir dert. Bu yegane cami ise Üsküdar’daki Şemsi Paşa Camii. Kuşların uğramadığı tek cami. Hal böyle olunca kuşların pislemesinden de yakasını kurtarmış oluyor. Kuşlar öylesine uzak duruyorlar ki cami, halk arasında Kuşkonmaz Camii diye anılıyor. Peki ama neden? Kuşların bu camiyle ne alıp veremediği var? İşte Kuşkonmaz Camii hikayesi burada başlıyor.

Rivayet olunur ki; III. Murat’ın sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa bir cami yaptırır. Tabi kuşlar bu camiyi de tüm diğerleri gibi yalnız bırakmazlar ve haliyle de pislerler. Şemsi Paşa da bunu alay konusu edip: “Sokullu, yaptırdığın camiye kuşlar pislermiş.” diyerek Sokullu’ya sataşır. Sokullu ise tüm ağırbaşlılığıyla: “Allah’ın yarattığı mahluk işte, açıkta olan her yere pislemesi mümkündür” der. Şemsi Paşa’nın bu alaycı tavrının altında siyasi çekişmeler yer almaktadır aslında.

“Şemsi Paşa, Sokullunun sadrazamlığında, II. vezir olarak görev yapmaktaydı. Bu sırada III. vezir olan Piyale Paşa, padişahın kız kardeşiyle evlenince, II. vezirliğe yükseltildi. Tabi Şemsi Paşa da III. vezirliğe düşürüldü. Bu durum üzerine Sokullu Mehmed Paşa ile tartışmaya tutuşan Şemsi Paşa, yine Sokullu tarafından bu görevden alındı. Şemsi Paşa şanslıydı. Bir zaman sonra Sokullu Paşa, çevresindekilerin (Şemsi Paşa’ya yakın kişiler) ısrarı ve ricası ile Şemsi Paşa’yı tekrar göreve aldı. Ardından Piyale Paşa’nın vefatı ve Sokullu’nun suikaste kurban gitmesiyle birlikte Şemsi Paşa sadrazam oldu.”

Kuşkonmaz CamiiGün gelir, Şemsi Paşa da bir cami yaptırmak ister, ister ya o zaman da Sokullu’ya söyledikleri gelir aklına. Düşünür, düşünür… Sonunda çareyi bir tek kişide bulacağını anlar ve Mimar Sinan‘a gider. Durumu anlatır ve “Senden öyle bir yere cami yapmanı istiyorum ki üstüne kuşlar pislemesin” der. Sinan bir müddet düşündükten sonra, bunun mümkün olduğunu söyler ve işe koyulur. Gerçekten de camiyi öyle bir yere yapar ki, kuşların konması bir yana etafında uçmaları bile çok zordur. Zira camiyi Karadeniz’den ve Marmara’dan esen rüzgarların kesiştiği bir noktaya inşa etmiştir Mimar Sinan. Böylece ters rüzgarlar kuşların camiye konmasına engel olur. Caminin minaresini ise rüzgara göre özel konumlandırmıştır. Rüzgarlar dövdükçe, minareden çıkan uğultular kuşları kaçırmaya yarar.

İşte bu sebepten Üsküdar’daki caminin adı aslında Şemsi Ahmet Paşa olmasına rağmen halk arasında Kuşkonmaz Camii olarak bilinir. Eğer Kuşkonmaz Camii’ne gelirseniz siz de burda oluşan ters rüzgarı ve dalgaların şiddetini kolayca fark edebilirsiniz. Mimar Sinan’ın eşsiz eserlerinden biri olan cami aynı zamanda Şemsi Paşa’nın da ebedi istirahatgahıdır.

7 Uyurlar

Bir mağaranın  içinde 200 yıl uyuyup tekrar hayata dönmek… Ünlü 7 Uyurlar’ın başından geçen bu! Efsane değil, değişik kaynaklar olayı doğruluyor. Efes’te onların uyudukları kabul edilen mağaralar duruyor.7 uyurlar

Ya insanoğlu çok şeye kadir, bundan haberimiz yok ya da birilerinin hayal gücü çok yüksek.

Çünkü bir mağaranın içinde 200 yıl uyuyup da sonra kalkıp yürümek öyle aklın kolay alacağı şey değil. Fakat değişik kaynaklar aynı olaydan söz ediyor ve “oldu” diyorlar.

İşin ilginç yanı, bu olayın garip bir çekiciliği de var. Hiç inanmayan kişiler bile akıllarıyla karşı çıkıyorlar fakat duygularıyla kabul ediyorlar.

 

Hıristiyanlar Eziliyor

MS 250 yılında Roma tahtında İmparator Decius oturuyordu. Hükümdar aynı zamanda koyu bir hıristiyanlık düşmanıydı. Oysa, bu din o yıllarda büyük bir hızla yayılıyordu. Bu yayılışı durdurmak Decius’un en büyük amacıydı. Hıristiyanları inançlarından vazgeçirecek ve onları tekrar puta taptıracaktı. Bu amaç için elinden geleni ardına koymadı. Yakalanan hıristiyanları ateşte diri diri yaktırdı, kazıklara oturttu, türlü işkencelerle öldürttü. İmparatorun şerrinden bazı hıristiyanlar çok uzaklara kaçtı. Bunların içinde 7 arkadaş ve bir de köpekleri vardı…

 

Mağaraya Saklanıyorlar

Bu 7 arkadaş Efesliydiler. Romalı askerlerin ellerinden kurtularak Efes’te Panayır Dağı’nda bir mağara buldular ve oraya saklandılar. Amaçları, belki de bir zaman buraya saklanıp, kendilerini unutturmaktı. Sonra da daha uzaklara kaçacaklardı. Korku ve üzüntüden yorgun düşmüşlerdi. Sürekli dua ettiler. Tanrı’nın kendilerini kurtarmasını dilediler. Bu arada Efes’te bulunan imparator, saklandıklarını haber aldı. Derhal adamlarını göndererek mağaranın ağzını koca kca taşlarla ördürdü ve onları içeride açlık ve susuzlukla ölüme mahkûm etti.

 

Uyku Başlıyor ve Yüzyıllar Geçiyor

Olayın kuşaktan kuşağa anlatılan hikayesi şöyle :

7 arkadaş ve köpekleri o günün akşamı uykuya dalıyorlar. Sabah oluyor ve içlerinden biri adı Yemliha (ya da Jomblicus) olan genç yiyecek almak üzere Efes’e doğru korka korka yola koyuluyor. Mağaranın ağzı ise onların girdikleri zamanki gibi açık! Yemliha, kente girince hemen bir fırıncıya gidiyor ve ekmek istiyor. Karşılık olarak da cebindeki paralardan veriyor.

200 Yıl Öncesinin Parası

Fırıncı paraları görünce şaşırıyor. Yemliha’ya bunları nereden bulduğunu soruyor. Yemliha ise daha çok şaşırıyor. Bunun üzerine fırıncı bunların 200 yıl evvel kullanılan, İmparator Decius dönemine ait paralar olduklarını söylüyor. Şimdi ise Roma tahtında İmparator Theodosius‘un bulunduğunu anlatıyor. Yemliha hemen mağaraya dönüyor ve durumu arkadaşlarına anlatıyor.

Yedi-Uyurlar-3

Tekrar Uyuyorlar

Bunun üzerine tekrar yatıp uyumaya karar veriyorlar. Bir daha da uyanmıyorlar. İmparator Theodosius durumu öğrenince adamlarıyla birlikte mağaraya gidiyor ve onları uyurken görüyor. Anlatılana göre yüzleri pırıl pırıl parlıyormuş… Meğer, mağaranın ağzını bilmeden açtıran da, imparatorun yakınlarından Addius isminde biriymiş. Addius’un köleleri gelmişler ve bir binanın yapımında kullanmak için mağaranın ağzındaki taşları söküp taşımışlar. Yemliha ve arkadaşlarının ilk uyanışı böyle gerçekleşmiş…

 

Başka Kaynaklarda

Bu konuyu kaleme alanlardan biri de İngiliz yazar Gibbon‘dur. Fakat başka kaynaklar onun zamanlamasına karşı çıkıyor. Çünkü Gibbon, 7 gencin mağarada tam 375 yıl uyuduğunu ileri sürüyor. 7 Uyurlar ile ilgili değişik bir hikaye de şöyle :

Ege bölgesindeki birçok kentte özellikle Efes’te hıristiyanlar hızla çoğalıyorlar. İmparator Decius, hıristiyanlığı kabul etmiyor. Hıristiyanlar ibadetlerini gizli gizli yapıyorlar. Decius bir gün 6 hıristiyanı huzuruna çağırıyor. Amacı, onları tüm hıristiyanlara karşı örnek olarak kullanmak. 6 gence şöyle söylüyor:

Sizlere üç gün süre veriyorum, bu zaman içerisinde hıristiyanlığı unutacaksınız. Siz de herkes gibi olacak ve putlara tapacaksınız.” 6 genç Decius’un emrine uymamak için Efes’i terk ediyorlar ve Panayır Dağı’na çıkıyorlar.

 

Çoban ve Köpeğine Rastlıyorlar

Gençler saklanacak bir yer ararlarken, önlerine bir çoban çıkıyor. Çobanın yanında bir de köpek var. Adı Kıtmir. Sonunda bir mağara buluyorlar ve saklanıyorlar. İmparator onların kaçtıklarını haber alıyor. Askerler araya araya mağarayı buluyorlar. Ceza olsun diye mağaranın ağzını bir duvar örerek kapatıyorlar. Aradan 309 yıl geçiyor. Mağaradakiler bu zamanı hiç uyanmadan geçiriyorlar. Uyandıklarında Yemliha dışarı çıkıyor ve ekmek almak için fırına gidiyor. Fırıncı, Decius dönemine ait paraları görünce, durum ortaya çıkıyor. İmparator Theodosius’a haber veriliyor. İmparator Yemliha’yı huzuruna çağırıyor. Sonra hep beraber mağaraya gidiyorlar. Fakat 7 Uyurlar bir daha normal yaşama dönmek istemiyorlar. Tekrar mağaraya kapanıp, uyanmamak üzere uykuya dalıyorlar.

Gerek İslam, gerekse hıristiyan kaynaklarındaki 7 Uyurlar öyküsü pek farklı değil. Bir başka batılı kaynak ise, 7 Uyurlar’ın uyandıktan sonra yaşama devam ettiklerini ve olay nedeniyle kutsal kabul edildiklerini anlatıyor. Öldükleri zaman aynı yere, yani yüzyıllarca uyudukları mağaraya gömülmüşler…

 

7 Uyurlar Mağarası Efes’te mi ?

7 Uyurlar Mağarası’nın Efes’te olması kesin değil. Çünkü iki mağaranın daha adı geçiyor. Bunlardan biri Tarsus’ta diğeri ise Mardin’de. Bazı araştırmacılar, eski adıyla Efesus’un, Tersus; yani Tarsus ile karıştırıldığını iddia ediyorlar. Efes’teki mağara, Efes harabelerinin 1 km kuzeyinde, Panayır Dağı eteklerinde yer alıyor. Bu yer 1928’de yapılan arkeolojik kazılar sonunda bulundu ama işin garibi, ortaya yedi mezar değil, yüzlerce mezar çıktı. Ayrıca aynı yerde iki kilise kalıntısı ve çeşitli katakomplar var. Kim bilir, belki tüm bunlar sonradan yapılmıştır…

 

7 uyurlar

Belgeler

7 Uyurlar’dan söz eden önemli bir kaynak, “Şerh-i Mevakib” yani Kuran-ı Kerim’i yorumlayan bir eserdir. Bu eserde mağaranın Efes yakınındaki Rakim Vadisi’nde Batalos Dağı’nda olduğu yazılıdır.

T.C Devler Arşivi’nde bulunan tarihi bir belgeyleyse, mağaranın Elbistan’da Çoban Pınarı denen yerde olduğu ortaya çıkarıldı. Belgede 7 Uyurlar’ın Efes’ten kaçıp buraya geldikleri, sonraki yüzyıllardaysa mağaranın kullanılmadığı yazıyor. Ama Çoban Pınarı’ndaki mağara daha bulunamadı. Bir gün bulunursa acaba 7 Uyurlar da bulunabilir mi?

 

Zaman Yolculuğu mu?

7 Uyurlar’a bir gün gibi gelen yüzyıllar, acaba gerçekten geçti mi? Yoksa onlar yüzyılları bir anda mı geçtiler? Cevap bilinmiyor… Kuran-ı Kerim’in, dikkat edersek , bir çok yerinde, bir günün bin yıl olabileceği yazılı. Zaman yolculuğu günümüze daha uygun bir yaklaşım. Aklıma Einstein geliyor, ışık hızında zamanın durduğunu söylemiyor muydu?

7 Uyurlar’ın hikayesine inanan da var inanmayan da. Ama unutmamalı ki, çoğu zaman inançların altında gerçekler çıkar.