İspanyol Gribi

İspanyol Gribiİspanyol Gribi 1918 ile 1920 yılları süresince, H1N1 virüsünün ölümcül bir çeşidinin neden olduğu grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 2 yıl içerisinde yaklaşık 80 milyon insanın ölümüne sebep olarak, insanlık tarihinin bilinen en büyük salgını olarak akıllara kazınmıştır. İspanyol Gribi’nin en ilginç özelliği, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı gençleri etkilemesidir.

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde tüm dünyaya yayılmıştır. Bir çok tarih adamına göre Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinde ki en önemli faktördür.

İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni, salgının İspanya’da başlaması değildir. Tüm Dünya’da savaş dolayısıyla askeri sansür vardır. Ancak İspanya savaşa katılmadığından dolayı, salgın haberlerini yapan tek ülkeydi. İspanyol Gribi olarak adlandırılmasının nedeni budur.

İspanyol Gribi ilk kez 11 Mart 1918’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kansas eyaletinde yaşayan bir kişide tespit edilmiştir. Salgın 1918 yılının Sonbahar aylarında tavan yapmış ve tüm Dünya’yı etkisi altına almıştır. Hindistan’da yaklaşık 16 milyon insan bu salgından ölmüştür. Bu rakam o zaman ki Hindistan nufüsunun %5‘idir. Amerika Birleşik Devletleri’nde nüfusun yaklaşık % 28‘i salgından etkilenmiş ve yaklaşık 600.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Resmi rakamlar olmasa da, Britanya’da 250,000, Fransa’da 400,000 kişinin hayatını kaybettiği söylenmektedir. Fiji Adalarının %15‘i 15 gün içinde İspanyol Gribi’nden ölmüştür.

Rosalia Lombardo

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rosalia Lombardo;

Rosalia Lombardo İspanyol Gribi’nin sembolüdür. İtalyan general Mario Lombardo’nun küçük kızı olan Rosalia Lombardo, 1918 yılında doğdu. İspanyol Gribi onu 1920 yılında kurbanları arasına aldı. Acısını azda olsa dindirmek isteyen general Lombardo, kızını mumyalayarak ölümsüzleştirdi. Şuan Palermo’da bir müzede koruma altında bulunmaktadır.

Atatürk İspanyol Gribi Oldu mu?

Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile Samsun’a gitmeden önce salgına yakalandığına dair bir söylenti var. Bu hastalığı yaveri Cevat Abbas Gürer şöyle anlatıyor: “Samsun’a hareket için son hazırlıklarımızı yapıyorduk. Atatürk bir süredir rahatsızdı. Oldukça ciddi bir salgın olan ve herkesin çok korktuğu İspanyol Gribini Beşiktaş’ta, Akaretler’deki evinde atlatmıştı”

Fikret Mualla;
Cumhuriyet’in ilk kuşak ressamları arasında yer alan Fikret Muallâ, yaşamının çoğunu geçirdiği Paris’te Türk resminin önemli bir temsilcisi olmuş ve yapıtlarıyla buranın sınırsız sanat ortamında kendini kabul ettirmiştir.
Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda, Dünya’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikinci bir felaket olarak görülen İspanyol gribi Fikret Mualla’nın annesinin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Bu hastalığı annesine bulaştıran kişi olduğu için Fikret Muallâ gelişim çağında sürekli bir suçluluk duygusu yaşamıştır.

Nazım Hikmet;

Biz ki İstanbul şehriyiz,
Seferberliği görmüşüz:
Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
vagon ticareti, tifüs ve İspanyol Nezlesi
bir de İttihatçılar,
bir de uzun konçlu Alman çizmesi
914’ten 918’e kadar
yedi bitirdi bizi.

Teşkilat-ı Mahsusa ve Enver Paşa

Teşkilat-ı MahsusaOsmanlı Devleti’nde istihbarat çalışmaları özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru, ayrılıkçı hareketler ve ayaklanmaların yaşanmasıyla birlikte önem kazanmıştır. Osmanlı gibi üç kıtaya yayılmış, çok uluslu bir devletin elbette modern tarzda gizli bir istihbarat örgütüne ihtiyacı vardır.  Balkan Savaşı’nın da getirdiği kötü sonuçlarla birlikte bu durum kaçınılmaz bir hal almıştır. Nihayet 17 Kasım 1913 tarihinde Enver Paşa tarfından, devletin birliğini gözetmek, ayrılıkçı hareketlerle mücadele etmek ve özellikle yabancı devletlerin Orta Doğu’daki istihbarat ve gerilla faaliyetlerine karşı koymak amacıyla tam da böyle bir örgüt kurulmuştur. Teşkilat-ı Mahsusa adıyla kurulan örgütün ilk başkanı Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri Bey’dir. İkinci başkanı Ali Bey Başhampa ve son başkanı da Hüsamettin Ertürk olarak bilinmektedir.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın Görev Sahası

Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Yakın Doğu ve Kafkasya’da görevlendirilmek üzere gerilla tarzı küçük birlikler kurulmuştur. Teşkilatın bu coğrafyadaki önemli faaliyetlerinin arasında, Bingazi’de propaganda çalışmalarına girişen Bingazi milletvekili Yusuf Şetvan Bey ile Esseyid Şerif Ahmed Es Sünusi’nin İstanbul’a bir Alman denizaltısıyla kaçırılması ve İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence‘a (Arabistanlı Lawrence) karşı yapılan hareketler sayılabilir. Kafkasya ise teşkilat tarafından Orta Asya’ya düzenlenecek seferler için bir sıçrama tahtası niteliğindedir. Trabzon ve Artvin kıyılarından Kafkasya içlerine ajanlar sokularak Rusya’nın askeri durumu hakkında bilgi toplanmış ve ayrıca Osmanlı ordusu buraya girdiğinde gerekli yardımın sağlanabilmesi için teşkilatlanma yoluna gidilmiştir.

Kuşçubaşı EşrefOrta Asya’ da yürütülen faaliyetlerin en önemli aktörleri Rauf Bey (Orbay) ve Ömer Naci Bey’dir. İran üzerinden Hindistan ve Afganistan bölgesindeki İngilizlere karşı koymak için giriştikleri hareketler Almanlar tarafından engellenmiştir. Rauf Bey İstanbul’a dönmesi emredilmesine rağmen bazı birlikleri İran’da bırakmıştır. Bu birlik Afganistan’a girmiş, bazı elemanlar ise Hindistan’a geçerek istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. Hindistan’a gidenler arasında, İngiltere’ye karşı propaganda yapmak için görevlendirilen Kuşçubaşı Eşref ve arkadaşları bulunmaktadır. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref’e İstanbul’a dönmesini emretmiştir. Kuşçubaşı daha sonra Arabistan Bölge Sorumlusu olmuştur. Ömer Naci Bey ise emrindeki gönüllü birlikle beraber 12 Ocak 1915 tarihinde Tebriz’ e gitmiş ve burdan Ahraz’a ulaşarak petrol boru hatlarını tahrip etmişlerdir.

Teşkilat-ı Mahsusa, Trakya bölgesinde ise Sırplara ve Yunanlara karşı istihbarat faaliyetlerinde bulunmuştur. 1913 yılında Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kuruluşunda teşkilatın kurucu subayları önemli rol oynamıştır. Kuşçubaşı Eşref tarafından 1915’de Mısır’ın kanal bölgesindeki çalışmalar da önemli faaliyetler arasındadır.

Teşkilat Kabuk Değiştiriyor

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin imzaladığı Mondros Ateşkesi ile resmen sona ermişti. İşgalci güçlerin kendilerine karşı önemli ve şiddetli bir mücadele veren Teşkilat-ı Mahsusa’yı cezalandırması tabiki kaçınılmaz bir durumdu. Teşkilatın bu süreci en az zararla kapatması ve bunu için yeniden örgütlenmesi gerekliydi. İttihad ve Terakki Hükumeti’nin önde gelenleri teşkilatın geleceğiyle ilgili önemli kararlar almışlardı. Teşkilatın başına getirilecek olan Hüsamettin Ertürk, 5 Aralık 1918 tarihinde, İttihadçilerin İstanbul’u terketmelerinden bir kaç gün önce, Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında, kendisiyle yaptığı görüşmeyi şöyle aktarır:

Enver Paşa“Şimdiye kadar vekaleten bakmakta olduğun Teşkilat-ı Mahsusa’ya bundan sonra riyaset edeceksiniz… Teşkilat-ı Mahsusa’yı resmen lağvedeceksiniz, fakat hakikatte bu teşkilat asla ortadan kalkmayacaktır… Teşkilat-ı Mahsusa’nın bundan sonraki ismi “Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı” olacaktır. Muhaberelerimiz hep bu titr üzerine cereyan edecektir. Siz Türkiye’de bu teşkilatın İstanbul Şubesi Reisisiniz. Onu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu teşkilatın heyet-i merkeziyesi Berlin’de toplanacaktır.”

Umûm Âlem-i İslam İhtilal Teşkilatı adına yapılan herhangi bir çalışmaya rastlanamamıştır. Enver Paşa ve arkadaşları bir Alman denizaltısıyla yurt dışına çıktıktan sonra Hüsamettin Ertürk,  Bahriye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın isteği doğrultusunda Teşkilat-ı Mahsusa’yı tasfiye etmiştir. Fakat depolardaki silahlar ve cephane Anadolu’ya sevk edilmek üzere saklanmıştır.

Kaynak:

Kutsal Kase Ayasofya’da

Kutsal Kase; Hz. İsa’nın, ölmeden evvel yediği son akşam yemeğinde şarap içmek için kullandığı kadeh olarak bilnir. Bununla birlikte Hz İsa çarmıha gerildiğinde akan kanın, Aramatyalı Yusuf tarafından bu kadehte toplandığı da söylenmektedir. Hz İsa son akşam yemeğinde herkese birer parça ekmek dağıtmış ve bunun kendi bedeni olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde elindeki kadehte bulunan şarabın da kendi kanı olduğunu söylemiştir. O gece ekmeklerin kadehteki şaraba banılarak yenmesi bir çeşit ayin olarak görülür. Kutsal Kase olarak bilinen kadehinse aslında bu ayinde kullanılan ve büyük güçler taşıyan başka bir şeyin sembölü olduğu da söylenir.Kutsal Kase
İnanışa göre bu kase çok büyük bir güç teşkil etmektedir. Hal böyle olunca güç düşkünü olan bir çok insanın zihnini “Kutsal Kase nerede?” sorusu sürekli meşgul etmiştir. Kase yüzyıllar boyu süren bir çok efsaneye sebep olmuştur. Kral Arthur`un da bu kadehin peşinde olduğunu düşünecek olursak buradan bir sonuca varabiliriz ki o da şudur; böylesine önemli bir hazinenin bir koruyucuya ihtiyacı olmalıdır. Tapınak Şövalyeleri olarak bilinen son derece gizli ve güçlü bir örgüt kasenin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Prieure de Sion tarikatının (Tapınak Şövalyeleri) kasenin gerçeklerinden haberdar olması onlara bu gücü vermiştir. Bu gerçeklerinse kadehle birlikte saklı olan belgelerde yazılı olduğu söylenir.
Dediğimiz gibi kase hakkında bir çok efsane vardır ve nerede olduğu hep merak konusu olmuştur. Peki ya kutsal kase Ayasofya’da olabilir mi?

Çoban Anıtı’ndaki Şifre

1748 yılında Anson Ailesi tarafından yaptırılan ve İngiltere’deki Shugborough Hall malikanesinin bahçesinde yer alan Çoban Anıtı, kitabesinde kasenin yerini belirten bir takım şifreler içermektedir. Zira Anson Ailesi Tapınak Şövalyeleri ile yakın ilişki içerisindeydi. Anıtın kabartmalarındaki tema ise yine örgütün üstadlarından kabul edilen Fransız ressam Nicolas Poussin’in ”Arkadyalı Çobanlar” tablosundan alıntıdır. Fakat tablo bu anıt üzerine, Sion tarikatının kullandığı ters yansıma yöntemiyle işlenmişti. Anıttaki kabartmanın fotoğrafı baş aşağıya çevirildiğinde diz çöker durumda resmedilmiş yaşlı bir çoban figürü görülmektedir. Çobanın sandaletlerine dikkatli bakıldığında bağcıkların ”LI” ve”CAX” yazılarını oluşturacak şekilde çizildiğini görürsünüz.Bu harflerin anagramı Latince kase anlamına gelen ‘calix’ kelimesini vermektedir. Ayrıca Nostradamus’un,  866 numaralı kehanetinde ‘D.M.’ harflerinden oluşan bir kitabenin bahsi geçer. Bu harfler Çoban Anıtı’nın kitabesinin ikinci satırında aynen kullanılmıştır.Bununla birlikte kehanette 1 kadın ve 3 erkekten bahsedilmektedir. Anıtta bulunan 1 kadın ve 3 erkek figürü gibi. Çoban Anıtı’nın kitabesi, kasenin yerini gösteren gerçek şifreyi çözmeyi sağlayacak olan anahtardır. Şifre Fransızca hazırlanmış biranagram: “ENRICO DANDOLO A ECRİT CLEF MONTRE SUR MUR SOUS LUNE QUE GARDE ST GRAEL” Türkçesi: “Enrico Dandolo gösterilen anahtarı Kutsal Kase’yi koruyan ayın altındaki duvara yazdı” Şifrelerin çözümü

Kutsal Kase Ayasofya’da

Ayasofya Müzesi’nin üst galerisinde bulunan  Deesis Mozaiği ile İstanbul’un yağmalandığı 4. Haçlı Seferi’nin önderlerinden olup, ölümünden sonra Ayasofya’ya gömülen “Henricus Dandolo”nun mezarı arasında kalan bölümde ”LI” ve ”CAX” yazılarının kazılı olduğu görülür. Çoban Anıtı’nın kabartmasında,  Nicolas Poussin’in Arkadyalı Çobanlar tablosundan farklı olarak,  lahdin üzerinde defne dallarından oluşan bir taç süslemesi bulunmaktadır. Bu figür,  Deesis Mozaiği’nin hemen yanı başında yer alan pencerenin alt kısmına mermer üzerine işlenmiştir ve bu süsleme Ayasofya’da sadece bu bölümde yer alır. Deesis Mozaiği ile Henricus Dandolo’nun mezarının tam ortasında yer alan bölümde dört sütun üzerinde yarım ay şeklinde kapalı bir bölme vardır. İşte Kutsal Kase buraya saklanmıştır. Ayasofya yani zamanındaki adıyla Hagia Sophia kasenin saklanması için aslında pek uygundur. Hagia Sophia “Kutsal Bilgelik” anlamındadır. Bu durumda kutsal bir hazinenin yine kutsal bir mekanda saklanmış olması oldukça inanılabilir bir hal alıyor.

 

Kaynak:

Fil Adam: Joseph Merrick

Joseph MerrickJoseph/John Merrick “Fil Adam” tarihin en şanssız kişilerinden biridir. John Merrick 5 Ağustos  1862’de İngiltere’de doğmuştur.
11 yaşına kadar hayatında her şey yolunda gitmiştir Merrick’in. Fakat taki annesinin ölümüne kadar. Annesinin ölümünden sonra Merrick’in babası evlenir ve Joseph Merrick üvey annesiyle yaşamak zorunda kalır. Üvey annesi tarafından sürekli hor görülen Joseph birkaç kez evden kaçma denemesinde bulunsa da babası tarafından geri getirilmiştir.

Joseph 13 yaşında sigara fabrikasında iş bulur. Fakat üç sene sonra Joseph Merrick ‘in sağ kolunda anlam veremediği bir bozukluk oluşmaya başlar ve kolu artık işini yapmasına engel olacak duruma gelir.

Merrick’in kolu ve çevre kısmı her geçen gün daha kötüye doğru gider. Bir yandan iş arayan Joseph bir yandan çevre baskısına uğrar. Çalışmak ve para kazanmak zorundadır, bunun için pazarlama yapıp satış yapmak ister fakat korkutucu görüntüsünden ötürü bunda başarılı olamaz.

Joseph Merrick artık yüzünde bez parçası ve şapkayla dolaşmaya başlar.

Yüzünde bez ve kafasında şapkayla parasız ve evsiz kalan Joseph Merrick için tek seçenek kalmıştır. O da hastalığından para kazanmak. Yüzünü gizlemekten vazgeçer ve sirke katılır. Sirk bünyesinde “mahlûkat” olarak tanıtılır ve bundan ciddi sayılabilecek para kazanır. Herkes her zaman olduğu gibi onda şaşkınlıkla bakıyor ve bundan para kazanıyordu.

Frederick Treves ile tanışması

Joseph, Mile End Road’daki bir mağazada ilgi çekme amaçlı kendini gösterirken, fizyolojist, bilim adamı Frederick Treves tarafından görülür. Doktor Joseph’e kartını bırakır ve onu test etmek istediğini söyler.  Kısa bir süre sonra sirk gösterilerinin İngiltere’de yasaklanmasıyla Joseph İngiltere’den ayrılıp Belçika’ya doğru yolculuğa başlar. Ordaki sirkle görüşme yapar fakat sirk sahibi hem onu aşağılayarak karşılar ve Joseph’in sahip olduğu tüm parasını çalar. Hayatta her zaman olduğu gibi yine kötü şansıyla yüzleşen Joseph Merrick, İngiltere’ye dönerken başına birçok olay gelmiş hatta halk tarafından linç edilirken polisler sonra anda yardımına yetişmiştir. Rahatsızlığından ötürü düzgün konuşamayan Joseph’in cebinden Doktor Treves’in kartviziti çıkmış ve Merrick’i ona getirmişlerdir. Bu noktadan sonra bir nebze de olsa hayatı iyi gitmeye başlar “Fil Adam”ın ve çok geçmeden İngiltere kraliyet ailesinin ve sosyetenin büyük ilgisini toplar.

Doktor Frederick Treves’in gözlerimlerine tabi tutulan Joseph, Treves tarafından doğuştan kemik bozukluğu teshisi kondu. Fakat işin gerçeği 100 sene sonra anlaşılabilecekti.

Son kez normal olmak istemişti

Henüz 27 yaşında, 11 Nisan 1890 tarihinde hayatı sona eren Joseph Merrick’in ölümü de bir hayatı kadar ilginç ve trajik olmuştur. Kafasının aşırı ağırlığından ötürü normal bir şekilde boylu boyuna uyuyamayan Joseph, bir kez olsun o şekilde yatmayı denemiş fakat uykuya daldığı gece boynunda çıkık oluşur, nefes alamaz ve hayata gözlerini yumar.

Hastalığına ise tam 100 yıl sonra teshis konmuştur. Buna göre: Merrick’te çok nadir görülen Proteus Sendromu vardı fakat bu tek başına yeterli değildi. Çünkü bu sendrom 25 milyonda 1 insanda görülüyordu ve buna göre fil adam benzerleri yeryüzünde olması gerekiyordu. Fakat Merrick gibisi daha önce görülmemişti. Fakat gerçek daha sonra farkedildi. Merrick Proteus Sendromuna yakalandığı yetmezmiş gibi bir de NF-1 denilen 2.500 doğumda 1 görülen başka bir şekil bozukluğuna yakalanmıştı.

Joseph Merrick, fil adam iki çok nadir görülen sendroma yakalanmış belkide tarihte görülen en şanssız insan olmuştu. Her iki sendromun bir insanda görülme olasılığı ise 1/62.500.000.000’di.

Joseph’in hayatı David Lynch‘in yönettiği Anthony Hopkins ve John Hurt’ün başrollerini paylaştığı 1980 yapımı “The Elephant Man“, “Fil Adam” filmine konu olmuştur.

Piramitlerin Sırları: Keops Piramidi

keops piramidiPiramitler‘in sayısı 80’e yakındır. En çok bilinenleri, diğerlerine göre daha büyük olan ve Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. İsimlerini kurucularından almış olan bu üç piramit Keops, Kefren ve Mikerinos. Bu üç piramidin geometrik ve gözlemlere dayalı bir plana göre yapıldığı ve bu planın da direkt olarak astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir.

Keops Piramidi diye de adlandırılan Büyük Piramit, bu üç piramitten ilk inşa edilenidir. 137 metre yüksekliğindeki ve 6.5 milyon ton ağırlığındaki bu piramit, Kahire şehri yakınlarındadır ve Nil Deltası’nın tabanında bulunmaktadır. Keops’un Sirius yıldızının ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine dik düştüğü bir dönemde yapıldığı söylenir.

Piramidin yapım planında 286,1022 sayısına sıklıkla rastlanır ve bu sayı kilit sayı olarak kabul edilir, çünkü 286,1022 Güneş ve Yıldız yılının değerini, Güneş ile Dünya arasındaki uzaklıktır. İşte Piramit başta bu sebeplerden bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı Keops Piramidi ’nin bugünkü teknoloji ve makinelerle bile yapılamayacağını belirtmektedirler.

Büyük Piramit Dünya’daki karaların tam ortasında bulunmaktadır. Bilim adamları, böyle dev bir yapının Dünya’nın uzaydan henüz görülmemiş olmasına rağmen nasıl Dünya karalarının tam merkezine oturtulduğunu açıklayamamaktadırlar.

keops piramidiKeops’un Firavun mezarı olarak inşa edilmesiyle ilgili bilgi güvenilirliğini günden güne yitirmektedir. Piramitin güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak inşa edildiği konusundaki bilgiler günden güne güç kazanmaktadır. Bu bilginin günden güne güçlenmesi, Raymond Drake’in ısrarla söylediği “Ya uzaylılar ya da onların eğittikleri seçkin kişiler tarafından yapıldı.” teorisini aklımıza getirmektedir.

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyor:
“Keops’un yapımında kullanılan blokların manipülasyonu, ancak daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir.”

Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:
“Mısır’daki taşlar ne insan kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmiştir. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmiştir. Sonuç olarak, taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine koyuluyordu.”

Çok eski efsanelerde piramit yapımında kullanılan “majik çubuklar”dan bahsedilir. Bu çubuklar sayesinde titreşimli bir ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı:
“Ses aklın alamayacağı türden imkanlar taşıyan bir güçtedir. Ve bu gücün kullanımı, kadim ermişlerin bildikleri bir şeydir. Evrenin çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Keops’ta gerçekleştirdiği buluş oldukça ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu. Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir.keops piramidi

Keops Piramidi hakkında bilgiler

  • Keops 12 ton ağırlığında bloklardan oluşmuştur. Günde on blok yerleştirilirse yapımı tam 664 yıl sürer. En ilginç yanı ise bu blokların temin edilebilecegi en yakin mesafenin yüzlerce km. uzaklikta olmasıdır. Bu taslarin nasil getirildigi bilinmemektedir.
  • Piramitin üzerinde olduğu meridyen, karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böler.
  • Yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verir.
  • Taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini,
  • Piramit kimin adina yapildiysa, onun bulundugu odaya, yilda sadece 2 kez günes girmektedir. Bu iki tarihte dogdugu ve tahta çiktigi günlerdir.
  • Mumyalarda radyoaktif madde bulundugundan; mumyalari ilk kez bulan 12 bilim adami kanserden ölmüstür.
  • Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalismamaktadir.
  • Kirletilmis suyu, bir kaç gün Piramit’in içine birakirsaniz;suyu aritilmis olarak bulursunuz.
  • Piramit’in içerisinde süt, bir kaç gün süreyle taze kalir ve sonunda bozulmadan yogurt haline gelir.
  • Bitkiler Piramit’in içinde daha hizli büyürler.
  • Piramitlerin içi yazın soguk, kışın sicak olur.
  • Piramidin çevresi 365,24 metredir. Yani bir yıl içindeki gün sayısını göstermektedir.
  • Çevresini yüksekliğin iki katına böldüğümüzde, pi sayısı olan 3.1416’yı bulmaktayız.

Hermaphroditos’un Aşk Perisi: Salmakis

Salmakis adlı peri, bütün zamanını göl sularında yüzerek geçirir. Gölü ayna gibi kullanarak, upuzun saçlarını ağaçlardan yaptığı tarakla tararmış. Suya yansıyan güzelliği kendisini bile şaşırtırmış. Gülüşüyle tüm doğayı çınlatırmış.

Günün birinde her zaman olduğu gibi gölün kıyısında vakit geçiren Salmakis, yakışıklı bir delikanlı görür. Delikanlının adı Hermaphroditos’tur.

Hermaphroditos ismini annesi Afrodit ve babası Hermes‘in isimlerinin birleşiminden almıştır. Afrodit aşkın ve güzelliğin tanrıçası, Hermes ise Belagat Tanrısı’dır. Belagat, anlattıklarıyla karşısındakini ikna edebilme yeteneğidir. Hermes mitolojide kurnazlıklarıyla bilinir. Hermaphroditos bu sebepten hem çok yakışıklı hem de kurnazdır.

Hermaphroditos’la ilk karşılaşma

Genç yaşına rağmen sürekHermaphroditos ve Salmakisli dolaşmaya çıkan ve çoğu zamanda uzun süreler evinden uzak bir yaşam süren Hermaphroditos’un yolu bir gün Salmakis’in gölüne düşer.

Salmakis her zaman olduğu gibi gölde yüzüyordu. Sudan çıktığında karşısına çıkan Hermaphroditos’u görünce, ona aşık olur. Saçlarını tarağıyla düzeltip, hemen Hermaphroditos’un yanına yaklaşır:
“Eğer sen bir tanrıysan sevgi tanrısı Eros olmalısın. Seni doğuran Afrodit’ten başkası olamaz. Ancak onun doğurduğu bu kadar güzel olabilir. Seni gören herkes mutlu olur ama senin sevdiğin kız, onlardan bin kere, milyon kere daha mutlu olur. Büyük zevkler tadacaktır o… Eğer kimseye kalbini açmadıysan şimdiye kadar, kalbini bana açmanı istiyorum”

Hermaphroditos henuz ergenlik çağına girmemiştir. Utangaç ve sıkılgan bir genç olan Hermaphroditos, o zamana kadar böyle bir şeyin varlığı dahi aklına gelmemiştir. “Beni rahat bırak” diyerek Salmakis’i iter.

Salmakis olanlara çok üzülür ve ağaçların ardına gizlenir. Kendini yalnız sanan Hermaphroditos, önce ayaklarını sokar suya, daha sonra soyunup atlayıverir.

Tanrılara Yakarış!

Hermaphroditos’a aşık olan Salmakis tanrılara haykırmaya başlar:
“Ey yüce tanrılar! Ne olur bu yakışıklıyı benden ayırmayın, onunla beni bir beden yapın ve hiçbir şeyin bizi ayırmasına müsade etmeyin”

Tanrılar bu yürekten gelen sesi cevapsız bırakmamışlar. Tanrılar Salmakis’e acır ve dileğini kabul ederek, onları tek gövdede birleştirirler. Hermaphroditos hem erkek hem dişiliği olan tanrısal bir yaratığa dönüşür.

Efsaneye göre bu olay, zamanla değişime uğramış bir göl olan, Bodrum’un Bardakçı Koyu’nda geçmektedir.