Sualtının Bilinmeyen Yaratıkları

Birçok efsane, deniz ve göllerde bilinmedik türden birtakım yaratıkların yaşadığından söz eder. Gözlemlere ve bazı araştırma sonuçlarına bakılırsa bunların efsane değil, gerçek olduğu ortaya çıkıyor.

Dünya üzerinde hâlâ keşfedilmemiş bölgeler var. Balta girmemiş ormanlar, ıssız adalar, derin deniz çukurları keşfedilmeyi bekliyor. Sualtının bilinmeyen yaratıkları da bunlardan biri.  Özellikle okyanus, deniz ve göllerin içinde olan bitenin ne zaman ortaya çıkarılacağı belli değil. Şimdilik eldeki en önemli bilgi kaynakları efsane ve masallar, kuşaktan kuşağa anlatılan hikayeler olarak kabul ediliyor.

Efsanelere Güvenmeli

Bilinmeyen bir yaratığın izi üzerinde olan bir bilim adamı, yöresel söylentilere ve çevre halkının düşünce ve inançlarına karşı duyarlı olmalıdır. Gerçi böyle bir yaratığın yaşamış olduğunu, var olduğunu ileri sürmek için, bilimsel verilerle desteklenen, gerçekliği kanıtlanabilen gözlemlerin gerektiği doğrudur. Ama bir kısım araştırmacı, bilimsel olmadığı gerekçesiyle yöresel masalları, destanları ve diğer folklor ürünlerini hesaba katmıyor. Oysa uzun ve yorucu araştırmalardan sonra dahi, masal, destan gibi folklor ürünlerinin gerçek olmadığı değil, yalnızca tam olmadığı ileri sürülebilir.

Unutmamak gerekir ki, efsanelerden ve destanlardan yola çıkan birçok araştırmacı, canavar olarak tanımlanan yaratıkların gerçekten yaşamış ya da yaşayan gerçek hayvanlar olduklarını saptamıştır.

Merakın Faydası

Kimi şaşırtıcı buluşlar, insanoğlunun ulaşılması güç olan yerlere duyduğu merakla gerçekleşti. Araştırma ve keşif gezileri, ulaşılması güç olan yerlere duyulan merakın pek de yararsız olmadığını gösterdi. Örneğin, bir süre önce, Kongo’nun içine girilemez ormanlarında araştırmalar yapıldı. Dünyanın en büyük maymunu olan “dağ gorili“nin yanı sıra “okapi diye adlandırılan ve bir zürafanın başıyla bir zebranın kalça yapısına sahip olan bir cins antilop bulundu. 20. yüzyılda keşfedilen bir başka garip yaratık da, Endonezya’nın uzak adalarında yaşayan Komodo Ejderi” olarak adlandırılan hayvandır.

Sırrını Ele Vermeyen Gölsualtının bilinmeyen yaratıkları

İskoçya’yı ortasından ikiye bölen Büyük Vadi (Great Glen) yarığında yer olan Ness Gölü (Loch Ness), taşıdığı gizleri bir türlü ele vermiyor. Hâlâ bilinmeyen bölgeler var. Kimi yerlerde derinliği 300 metreye yaklaşıyor. Çevre uzunluğu 35 kilometreden fazla. Göldeki turba tortuları, görme yeteneğini azaltmış durumda. Suyun içindeki görüş uzaklığının da ancak birkaç metre olduğu biliniyor. Bu nedenle, bu alanın incelenmesinde insan iradesi ve cesareti yeterli olmamaktadır. Bu çok geniş tatlı su gölünün gizlerini ortaya çıkarmak için teknolojik aygıtlar gerekmektedir.

 

Telgraf Kabloları Sayesinde

Denizlerin karanlık diplerine karşı ilk bilimsel nitelikteki ilgi, 1850lerde uyandı. Bu yıllarda telgraf kablolarının yerleştirilmesi, bu ilginin nedeni oldu. Ancak 1830 metre derinlikten deniz hayvanlarının kabuklarıyla kaplanmış, zedelenmiş bir kablo çıkarılıncaya kadar 550 metrenin altında canlı yaşamadığı düşünülüyordu…

Deniz Dibi Keşfediliyor

19. yüzyılda denizcilikte önde gelen ülkelerden biri olan İngiltere, Challenger araştırma seferlerini başlattı. Böylelikle, okyanus bilimi çalışmalarının öncüsü oldu. Challenger keşif heyeti, 1871 ve 1876 yılları arasında dünyanın her tarafında deniz dibini taradı ve sondaj yaptı. Tatlı su dünyasını keşfetmek konusunda duyulan isteksizlik, Challenger keşif heyetinin lideri olan John Murray‘ın kişisel bir riski göze almasıyla bir ölçüde sona erdi. Murray ve ekibi, İskoç göllerinde ilk derinlik ölçme taramasını gerçekleştirdiler. Bu tarama, karalar arasına sıkışmış olan suların derinliklerini ortaya koyan bir sondaj çalışması oldu.

İskoçya Gölleri

İskoçya göllerinin en büyükleri, yalnızca kapladıkları alanla değil, derinlikleriyle de önem kazandılar. Örneğin Morar Gölü 305 metreden daha derindir. Bu derinlik çevre denizlerdeki derinliğe yakındır. İskoçya gölleri, İskandinavya ve İrlanda’daki fiyorda benzeyen göllerle aynı zamanda oluşmuştur. Oluşum döneminden sonra gelen buzul çağında, vadiler ve kara çukurları, buzullar tarafından iyice oyuldu ve derinleşti. Bu derinleşme günümüzden 10.000 yıl öncesine dek sürdü. Derinleşen bu vadiler arasında, Ness Gölü’nün bulunduğu Büyük Vadi de bulunmaktadır. Buzul çağının hemen sonrasında eriyen buzul suları denizlerin yükselmesine neden olmuştu. Bu zaman aralığında, kimi göller, suları yükselen denizlerle birleşti. Ancak buzulların ağırlığından kurtulan karalar yükselince, göllerle denizler arasındaki bu bağlantı da ortadan kalktı. Böyle bir evrim geçiren Ness Gölü, bugün deniz seviyesinden 16 metre yüksektedir. Oluşum döneminde göllerle denizler arasındaki bağlantıdan dolayı Ness Gölü’nde görüldüğü söylenen yaratıkla, kimi masallardaki deniz canavarı arasında benzerliklerin olması ilginçtir.

Bitki Değil, Hayvan

Vikingler uzun gemilerinin pruvasına deniz ejderinin baş figürünü yerleştirirlerdi. O zamanlardan beri, İskandinav ve Kelt folklorunda uzun boyunlu, sırtında bir dizi çıkıntısı olan bir yaratıktan söz edilir. Bergen Piskopozu Erik Pontoppidan‘ın 1752’de yayınlanan “Norveç’in Doğal Tarihi” adlı kitabında, arada bir Norveç açıklarında görülen 2 deniz canavarının olduğu yazılıdır. Bu canavarlardan ilki , balıkçı masallarına ve efsanelere konu olan yuvarlak, yassı ve birçok kolu olan Büyük Krakendi.sualtı5

1870lerde Newfoundland kıyılarına vuran kalıntıların dev mürekkepbalığı  ölülerine ait olduğu saptanınca, Kraken efsanesinin kökeni de anlaşıldı. Oysa 1852’de, bir Fransız bilim adamı, aynı tür kalıntıları bitki olarak tanımlamış, masallarda sözü edilen hayvanın doğa yasalarına aykırı olduğunu, bu tür canlıların var olmadığını söylemişti. Bu olay, Challenger seferlerinin başladığı döneme rastladı ve insanoğlunun okyanuslardaki gizleri açıklayabileceğinin, okyanusları keşfedebileceğinin işareti oldu.

Bir Denizyılanı

Piskopos Pontoppidan’ın “mitsel” yaratıklarından ikincisi “Soe-Orm” adındaki denizyılanıydı. Pontoppidan’ın topladığı veriler arasında en önemlisi, Bergen Krallık Donanması Kumandanı General Lorenz von Ferry’nin bir raporudur. Rapor, yılana benzeyen, suda dikey hareket eden bir yaratıktan söz ediyordu.

Sıcak ve sakin bir gündü. Rüzgar olmadığı için Ferry’nin kadırgası kürek çekilerek ilerliyordu. Ferry, dümencinin ve kürekçilerin işbaşında olmadığını fark ettiğinde, kamarasında kitap okuyordu. Güverteye çıkarken tayfaların bir denizyılanını uzaklaştırmaya çalıştıklarını öğrendi. Denizyılanını masal yaratıkları olarak kabul eden, söylentilere inanmayan Ferry, yaratığa yaklaşılmasını emretti.”

Atın Yelelerine Benziyorsulaltı

Ferry, kısa bir süre sonra denizyılanını gördü. Yaratığın gri başı, su yüzeyinden yaklaşk 1.5 metre yüksekte duruyordu. Büyük bir ağzı ve gözleri vardı. Boynunda bir atın yelelerini andıran 7-8 çıkıntı vardı. Aralarında yaklaşık 50 cmlik uzaklık bulunan bu çıkıntılar tek sıra halinde dizilmişlerdi. Ferry, tüfekle ateş edince yaratık suya daldı ve kayboldu. Daha sonra Bergen’de yapılan soruşturmada, iki tayfa, gördüklerinin gerçek olduğuna dair yeminli ifade verdiler.

Birçok Gölde Var

İskandinavya’da göllerde yaşayan garip yaratıklara ilişkin birçok hikaye anlatılır. Lake Suldal ve Lake Storsjö göllerinde 19. yüzyıldan kalma garip yaratıkları yakalamak için kullanılan araçlar bugün de görülebilir. Kuzey Amerika’daki Okanagan Gölü’ne ve İzlanda’daki Lagerflot’a ilişkin aynı tür hikayeler vardır. Söylentilere göre, İrlanda’da Connemara Gölü’nde “Pooka”lar, göller bölgesindeki göllerde de su perileri ya da su atları yaşamaktadır.

Belge Ve Raporlar

Su perileri ve su atları Kuzey İskoçya folklorunda da yer alırlar. Ness Gölü’ndeki su canavarından söz eden ilk yazılı metinler de MS 565 yılındaki bir olayı anlatır. Bu metin St. Adaman‘ın “St. Columba’nın Yaşamı” adlı eserinin bir bölümüdür. Burada dindar bir adamın bir su canavarından, dua ederek kurtuluşu anlatılır. Bütün bu merak uyandırıcı verilere rağmen, yakın zamanlara dek Ness Gölü’yle ilgili raporlara özel bir önem verilmemiştir. Bu tür belge ve raporlar, genellikle suskunlukla karşılanmaktadır. Anlatılanların gerçek olduğu düşünülür, inanılır ama çok fazla sözü edilmez. 20. yüzyılın başında James Mac Donal“Mhorag’ı duymayan kaldı mı ?” derken, bu bilgili suskunluğu dikkatleri çeker. Mhorag, halkın inançlarına göre, Morar Gölü’nde yaşamaktadır. Sadece, yöredeki klana bağlı insanlardan biri öleceği zaman görünür. Vücudunun su yüzeyinde kalan üç bölümü ölümü, kefeni ve mezarı simgeler.

Lord Malmesbury’nin Anıları

Gerçekliğine inanılan bu hikayeler, yöresel sınırlar içerisinde kalır. Yabancılara anlatılmaz. Bu nedenle 19. yüzyılda yaşamış olan ve yalnızca av mevsiminde köylülerle ilişki kuran Lord Malmesbury‘nin anılarındaki bir bölüm oldukça şaşırtıcıdır.

“3 Ekim 1857. Bu sabah avcım ve yardımcısı, göl atı dedikleri ve Loch Arkaig’te yaşadığını söyledikleri esrarengiz bir yaratıktan söz ettiler. Bu yaratıkla arada bir gazetelerde okuduğunuz ve kuzey İskoçya göllerinde yaşadığı söylenen hayvanlar arasında büyük benzerlikler vardı. İskoçya göllerinde bu tür bir hayvanın yaşadığına dair Ellesmere Lordu da ilginç bir makale yazmıştı. 

Avcım John Stewart, yaratığı Achnacarry’de iki kez gördüğünü söyledi. Her ikisi de güneşli yaz günleriymiş, suda tek bir kıpırtı bile yokmuş. Yaratık su yüzeyinde uzanıyormuş. Avcım, yaratığın yalnızca kaba etlerini ve başını görmüş. Bu da daha önce yazıldığı gibi, yaratığın sırtının çukur olduğunu gösteriyor. Böyle bir vücut şekli hiçbir balıkta bulunmaz. Başı da at başına benziyormuş. 

Lord Malmesbury, bu yaratığın, Kuzey İskoçya’da yaşayan yerli halk tarafından şeytani bir varlık olarak görüldüğünü de yazmıştır. Çok daha yakın zaman önce, İskoçya’nın batı kıyılarında inzivaya çekilen yazar Gavin Makswell, denizde ve deniz göllerinde dostları tarafından görülmüş benzer yaratıklara ilişkin birkaç hikaye yazdı. Bu hikayeler tüm yaşamları boyunca batı kıyılarının yabanıl doğasını öğrenmiş, deneyimli denizciler tarafından anlatılmıştı.

Su Üstünde Bir Dakika

Ness Gölü, bu konudaki dikkatlerin en çok yoğunlaştığı bölgelerden biridir. Bölge halkından olup, hayatta olan birçok insan, çocukluklarında su perilerinden dolayı gölde yıkanmak konusunda uyarıldığını anlatıyor. Ness Gölü’ne duyulan ilgi 1933’ten sonra arttı. O yıl, kuzey kıyıları boyunca göl çevresi temizlendi. Bölgeye gelen ziyaretçi sayısı, bu temizlikten sonraki dönemde çoğaldı. Halka açık ilk gözlem de 14 Nisan 1933’te Bay ve Bayan Mackay tarafından yapıldı. Inverness Courier tarafından raporlaştırılan bu gözlemde yaratık, yaklaşık 1 dakika boyunca su üstünde kalmıştı. Gövdesi bir balinayı andırıyordu. Bu gözlemler devam etti ve Ness Gölü ünlü bir yer oldu…

Teknik Gelişiyor

21. yüzyıl, bilim adamlarının tatlı su biyolojisiyle ilgilenmeye başladığı yüzyıldır. İlk çalışmalar Windermere Gölü’nde hayvanların ve bitkilerin mikroskobik incelemelerinin yapıldığı istasyonda başladı. Sonar aygıtının  gelişmesi ve oksijen tüplerinin geliştirilmesi, Ness Gölü’nün sistemli bir şekilde araştırılmasını sağladı. Ayrıca gelişmiş kamera aygıtlarıyla yaratığın fotoğrafı çekilebilecekti. Çalışmalar hâlâ sürdürülmektedir. Belki de Ness Gölü yaratığı, bu esrarengiz gölün tortulu ve karanlık sularında keşfedileceği günü beklemektedir…

This article has 1 comments

Haktan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.