118 Yıl Önceki Renkli İstanbul

İstanbul’un ilk renkli fotoğrafları Amerikalı bir şirket tarafından 1890 – 1900 yılları arasında çekilmiştir. Detroit Publishing Company tarafından çekilen bu fotoğraflar 1905 yılındaki yayınladıkları katalogta görülmüştür. İstanbul’un ilk renkli fotoğrafı olma özelliğine sahip bu kesitlerde Eyüp, Haliç, Eminönü, Rumeli Hisarı, Yeni Camii, Valide Sultan Camii, Topkapı, Üsküdar gibi semtler yer alıyor.

Esnaf
Esnaf
Seyyar Berberler
Seyyar Berberler
Çemberlitaş
Çemberlitaş

Eyup Eyup1

Fener Burnu
Fener Burnu
Haliç
Haliç
Haliç
Haliç
Karaköy
Karaköy
Valide Sultan Camii
Valide Sultan Camii
Rumeli ve Anadolu Hisarı
Rumeli ve Anadolu Hisarı

istanbul

Sultan Ahmed Çeşmesi
Sultan Ahmed Çeşmesi
topkapı
Topkapı
Yeni Camii
Eminönü Yeni Camii
kuleli
Kuleli-Boğaziçi

06060r 06064r

Süleymaniye Camii
Süleymaniye Camii

06069r

Beyazıt - İstanbul Üniversitesi
Beyazıt – İstanbul Üniversitesi

06071r 06072r 06073r

Surlar
Surlar

Atilla Hülagü: Boğazda Yürüyen Adam

Atilla Hülagü her İstanbullu gibi bir boğaz sevdalısıydı. Boğazın eşşiz havasını solumayı herkes gibi severdi. Fakat o İstanbul Boğazı’na sevgisini herkesten farklı bir şekilde göstermek istiyordu.

Leonardo Da Vinci‘nin tasarladığı bir ayakkabıdan haberdar olduktan sonra başlamıştı Atilla Hülagü’nün hikayesi… Bu ayakkabı doğru kullanılırsa suyun üzerinde yürümeni sağlayabiliyordu.

Bu ayakkabı Deniz Subayı olan Atilla Hülagü’nün ilgisini fazlasıyla çekmişti.Farklı bir şeyler yapmak isteyen Atilla Hülagü

Atilla Hülagü

eşinide yanına alarak bir ayakkabı yapımına başlamıştı. Yapacağı şey bir ayakkabıdan çok kayığı andırıyordu. Yapım aşaması bile uzun sürmüştü bu ayakkabının. Tam 2 yıl sürmüştü. Atilla Hülagü ve eşi zorda olsa bu deniz ayakkabısını yapmışlardı.

Atilla Hülagü boğaza ilk adımlarını atıyor

Beylerbeyi Astsubay Okulu’nun önünde deniz ayakkabılarını denemeye başlayan Atilla Hülagü, aylar süren hesaplar ve

çizimler sonucunda kendisini başarıya götürecek ayakkabıları yaptığına ikna olmuştur.

Atilla HülagüVapurların ve boğazın üzerine köprünün gölgesinin bile düşmediği 1963 yılında İstanbullular su üstünde yürüyen bir adam görürler. Balta Limanı’ndan Anadolu Hisarı’na kadar 56 dakika boyunca yürüdü. O gün, kaç insanın ve kaç martının şaşkınlıktan birbiriyle çarpıştığı bilinmemektedir. Evet İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçen ilk kişidir Atilla Hülagü…

İstanbul Boğazı’na olan sevgisini bizim gibi elimize ne gelirse atarak değil, üzerinde yürüyerek göstermiştir. Ancak Atilla Hülagü ismi tarihin bilinmeyen sayfalarında kalmıştır.

Bu konuyla ilgili araştırma yaparken şöyle bir habere rastladım bunu da ek olarak paylaşmak istedim. Ne kadar üzücü bir durumda olduğumuzu, tarihimize nasıl sahip çıktığımızı çok açık bir şekilde gösteren bir haber bu…

SUDA YÜRÜMEK ARTIK MÜMKÜN

Çinli bir lise öğrencisi olan Wang Wenting’in icadı ayakkabı sayesinde artık su üzerinde yürümek mümkün olacak.

Suda yürümekÇin’in Chengdu kentinde yaşayan Wenting’in icadıyla İstanbul Boğazı’nı yürüyerek geçmek isteyenlerin hayalleri gerçek oluyor.  Hem de yorulmadan, ıslanmadan…

Wenting, icadını mümkün olduğunca az enerji harcayarak su üzerinde kalabilen ördeklerden ilham alarak geliştirdiğini söylüyor.

Dört yılda bitirdi

Wenting’in su üzerinde yürüyüşü sağlayan ayakkabılar için farklı malzemeler denemesi ve geliştirme süreci dört yıldan uzun sürmüş.

180 santimetre uzunluğundaki ayakkabılar bir çift ördek yüzgecine benziyor.

Ayakkabılar yaklaşık 500 yuana (yaklaşık 85 TL) mal oluyor.

Wenting, şimdiden bir firmanın kendisine ürünü daha da geliştirme ve pazarlama için teklifte bulunduğunu söylüyor.

Yerebatan Sarnıcı: Medusa Efsanesi

Yerebatan Sarnıcı 532 yılında İmparator Justinianus tarafından yaptırılmıştır. Stoa Bazilikası‘nın altında bulunduğu için Bazilika Sarnıcı olarak da bilinir.

Rivayete göre, üzerinde gözyaşına benzer şekillerin bulunmasının nedeni Büyük Bazilika’nınYerebatan Sarnıcı - Gözyaşı Sütunu yapımında ölen yüzlerce köledir. Sarnıcın orta kısmına geçtikten sonra, güneybatı duvarında yaklaşık 40×30 metre ebatlarında düzensiz bir çıkıntı halinde görülen kısım ağırlığı taşıyabilmesi için geçmiş yüzyıllarda yapılan onarım çalışmaları sırasında örülen duvarlardır. En geniş tarafında 9 sütun, en dar tarafında ise 2 sütun olmak üzere toplam 40 sütun bu duvarların arka bölümünde kaldığı için görülmemektedir.

Yerenbatan Sarnıcı‘ nın kuzeybatı ucundaki iki sütunun altında ise iki Medusa başı Roma Çağı heykel sanatının şaheser örnekleri bulunmaktadır. Ziyaretçilerin hayretler içerisinde seyrettikleri IV.yy. ait bu başların buraya nasıl getirildiği konusunda net bir bilgiye ulaşılamamıştır. Ancak Genc Roma Çağı‘na ait antik bir yapıdan sökülerek buraya getirildiği sanılmaktadır.

Medusa BaşıMedusa’nın Laneti

Medusa‘yla ilgili mitolojiye ait birçok söylenti bu yapının dahada efsaneleşmesini sağlamıştır. Rivayete göre Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üc kız kardeşten yalnızca Yılan Başlı Medusa olumludur. Ve gözlerine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir. Medusa başının o dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla buraya konulduğu sanılmaktadır.

Bir başka rivayette ise Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile kendini çok beğenen bir kızdır. Medusa, Tanrı Zeus’un oğlu Perseus‘a aşıktır. Tanrıça Athene’de Perseus’a aşıktır ve Medusa‘yı çok kıskanmaktadır. Bu kıskançlıktan dolayı, Athene Medusa’nın saçlarını korkunc yılanlar biçimine sokar. Ve Medusa’nın gözlerine bakan kişi anında taş kesilir. Perseus Medusa’nın büyülendiğini düşünerek başını keser ve kesik başı eline alarak savaşlara katılır. Medusa’nın gözlerini gören herkes taş kesildiği için Perseus bu sayede birçok savaş kazanır.Bunun üzerine Medusa’nın eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlendiği söylenmektedir.

Diğer bir rivayete göre ise Medusa kendisini Perseus’un kılıcında görmüş ve taş kesilmiştir. Bunun icin buradaki heykeli yapan heykeltras ışığın yansıma pozisyonlarına göre Medusa’yı normal, ters ve yan olmak üzere üç ayrı pozisyonda yapmıştır. Normal pozisyonda çalışılmış olan Medusa başı Didim’den getirilmiştir.

Yerebatan SarniciYerebatan Sarnıcı’nın inşası ve özellikleri

İnşasında 7.000 kölenin çalıştığı sanılmaktadır. Sarnıç suyu imparator Valens’in yaptırdığı 971 m. uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile imparator Justinianus’un yaptırdığı 115.45 m. uzunluğundaki Mağlova Kemeri’yle şehre yaklaşık 20km. mesafede bulunan Belgrat ormanlarındaki Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı’nda ki sütunların büyük çoğunluğu silindir biçimindedir. Bu sütunlar içerisinde üzeri oyma ve kabartma halinde Tavus Gözü, Sarkık Dal, Gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı özellikle dikkati çeker. Bu sütun Bizans devrinde “Farum Tauri” denilen bugünkü Beyazıt meydanında kalıntıları bulunan IV. yy. zamanına ait büyük Theodesiusun (379-395) zafer takındaki sütunların benzeridir.

  • Sarnıç, 140×70 metrelik dikdörtgen şeklindeki bir alanı kapsayan büyük bir yapıdır.
  • 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen bu sarnıcın içerisinde 9’ar metre yüksekliğinde tam 336 sütun vardır. Birbirine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane 12 sıra meydana getirirler.
  • Suyun içerisinde yükselen bu sütunlar uçsuz bucaksız bir ormanı hatırlatmakta ve ziyaretçiyi sarnıca girer girmez etkilemektedir.
  • Bu sütunların üst kısımları yer yer farklı özellikler taşır. Kimisi Corinth üslubunu yansıtırken kimiside Dor üslübunu yansıtmaktadır.
  • Yerebatan Sarnıcı’nın tuğladan örülmüş, 4.80 metre genişliğindeki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiştir.
  • Toplam 9.800 metre karelik bir alanda bulunan bu sarnıç yaklaşık olarak 100.000 ton su depolayabilmektedir.

Yerebatan SarnıcıYerebatan Sarnıcı’nın Osmanlıların eline geçişi ve kullanımı

Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından 1453 yılında fethedilmesinin ardından bir müddet daha kullanılmıştır. Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su aktarılmıştır. Durgun su yerine çeşme suyunu yani akan suyu tercih eden Osmanlılar’ın şehirde kendi su tesislerini kurduktan sonra kullanmamıştır.

1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak üzere İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius tarafından yeniden keşfedilmiştir. Basilika Sarnıcı kurulduğundan günümüze kadar çeşitli onarımlardan geçmiştir.

  • Osmanlı imparatorluğu döneminde iki defa restore edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yy.’ da III. Ahmet zamanında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır.
  • 19. yy.’da ikinci büyük onarım Sultan II. Abdülhamit zamanındadır.
  • Cumhuriyet dönemindeki en büyük onarım 1985 yılında İstanbul Belediyesi tarafından başlatılmıştır.
  • İçerisindeki 50.000 ton çamurun çıkartılması ve gezi platformunun yapılmasıyla birlikte 9 Eylül 1987 yılında tamamlanmış ve tekrar ziyarete açılmıştır.

Dikilitaş’ın İstanbul’a Yolculuğu

Firavun Dikilitaş’ı, III. Thutmosis’in M.Ö 1457’de Fırat’ın doğusunda bulunan Mitandi Devleti’ne karşı Naharin’de kazandığı zaferi hafızalarına kazımak için Heliopolis’teki Amon Ra tapınağının önüne M.Ö 1450 yılında diktirmiştir.

Yıllarca Mısır’da kalan taş, önce o coğrafyada ki yarı Hellen yarı Mısır bir devletin, daha sonra da Romalıların eline geçmiştir. Bu dönemde Romalılar, şehirlerini süslemek için Mısır’da bulunan eserleri kullanıyorlardı. I. Constantin de, yeniden kurduğu Constantinopolis’de yer alan Hipodrom’u süslemek için çeşitli eserleri buraya taşıttırıyordu. Oğlu II. Constantin, taşı İstanbul’a taşıtmak üzere İskenderiye’ye götürtmek istemiş, ancak bunu başaramamıştır.

Yıllar sonra, İmparator Julianus’un emriyle İskenderiyeliler taş için özel bir gemi yapmışlar. Taşın İskenderiye’den ne zaman ve kim tarafından ve nasıl taşındığı bilinmemektedir.. Hipodrom’u süslemek üzere getirilen Dikilitaş, ancak I.Theodossius zamanında İstanbul’a ulaştırılmıştır.

19,59 m. yüksekliğindeki taşın, bugün bulunduğu Sultanahmet Meydanı’na getirilmesi için sahilden Hipodrom’a kadar demirden bir yol yapılmıştır. M.S 390 yılında ise bu demir üzerinden kaydırılarak, Hipodrom’un ortasındaki “Spina” denen duvarın üzerine, bugünkü bulunduğu yere yerleştirilmiştir.

Dikilitaş kabartmaları

Dikilitaş’ın kayıp parçası

Dikilitaş’ın bugün yaklaşık altı metrelik bir parçası eksiktir. Eksik parçanın nedeni bilinmemekle birlikte, anıtın önce şehrin başka bir yerine dikildiği ve bir depremde düşüp kırıldıktan sonra üst parçanın da şimdiki yerine dikildiği söylenmektedir… Bir başka varsayım da Dikilitaş’ın İstanbul’a getirilirken kırılmış olabileceğidir..

Dikilitaş dört yüzünde kabartmalar olan ve 6 metre yüksekliğinde mermer bir kaidenin üstünde yer alan dört tane tunç takoza oturur. Kaidenin üzerindeki kabartmalarda İmparator I. Theodossius’un savaşları ve Hipodrum’daki yaşantısı konu alınmıştır. Dikilitaş’ın tepesinde bulunan ve Dünya’yı sembolize eden tunç küre 865 yılındaki bir depremde düşmüş ve bir daha da yerine konulmamıştır.

Kabartmalarda ne anlatılıyor?

Alt kabartmalarda da anıt yerine dikilirken yapılan işlemler anlatılır. Kaidenin bir yüzünde bulunan iki yazıttan biri Yunanca, diğeri de Latincedir. Latince metin Dikilitaş’ın 30, Yunanca metin ise 32 günde dikildiğini belirtir.

Latince metin şöyle diyor;
“Önceleri direnmiştim; fakat yüce efendime boyun eğmem ve onun tyran’lar üzerine kazandığı zaferin çelengini taşımam bana emredildi. Herşey Theodossius’a ile onun uzun sürecek sülâlesine itaat ediyor. Bana da böylece galip gelindi ve Proclus’un yönetimi altında üç defa on günde yükselmeğe mecbur edildim.”

Kuzeybatı yönündeki Yunanca yazıtta ise;
“Uzun süredir toprak üstünde bütün ağırlığı ile yatan dört yüzlü direği dikmek cüreti sadece İmparator Theodossius’ta vardı. Bu işi başarmak için Proklos’u yardıma çağırdı ve böylece taş 32 günde dikilebildi.”

DikilitaşDikilitaş üzerindeki hiyogliflerde ise III.Thutmosis’in zaferleri anlatılmıştır. Taşın en tepesinde, dikdörtgen çerçeve içinde Firavun II. Thutmosis ve tanrı Amon-Ra karşılıklı olarak elele görülür. Bunun altında, dikdörtgen çerçeve içinde yine tanrı ve Firavun vardır. Bunun altında da kutsal Horus yer alır. Esas yazı ise Horus’un altında başlar;
“Zengin, güçlü ve becerikli olan ve bu niteliklere de güneşin altın renklerini dünyaya saçan tanrı Amon sayesinde sahip bulunan, 18. soydan III. Thutmosis, Tanrı Amun’a şükran borcunu ödemek için, armağanını sunar. III. Thutmosis denizleri aşarak iki ırmak arasındaki memleketleri zaptetti. Saltanatının 30. yılında bu anıtı dikti.”

Dikilitaş, Bizans dönemi boyunca uzun yıllar Hipodrom’da meydana gelen çeşitli politik olaylara, araba yarışlarına, ayaklanma ve cinayetlere seyirci olmuştur. Osmanlı döneminde de Hipodrom’da taş çevresinde birçok olay olmuş ve toprak yükselerek kaidenin alt kısmı gömülmüştür. 1857’de, C. T. Newton, kaidenin etrafında kazı yaparak yeniden açmıştır. O tarihten beri Dikilitaş yuvarlak ve demir parmaklıklarla çevrili bir çukurda durmaktadır. 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında taşın yosunlanmış cephesi temizlenmiş ve yenilenmiştir…

Mimar Sinan: Aşkın Fotoğrafı

Mimar Sinan: Aşkın Fotoğrafı

Mimar Sinan bütün eserlerinde bir fark yaratmayı başarmıştı. İşte aşkıyla yarattığı bu farkın hikayesi…

Mihrimah Sultan Osmanlı padişahı I. Süleyman ile eşi Hürrem Sultan’ın kızı olarak 21 Mart 1522’de dünyaya geldi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’a bir talip çıkar: Diyarbakır Beylerbeyi Rüstem Paşa. Merkeze uzak bir yerde görevli olan Rüstem Paşa’nın Kanunî’ye damat olması, İmparatorluğu’nun ikinci adamlığı anlamına geldiğinden dolayı, önemli konumlarda olan devlet adamlarının da Rüstem Paşa hakkında söylentiler çıkarması kaçınılmazdı. Rüstem Paşa’nın cüzamlı olduğu haberi uydurulmuştu. Peki, gerçekten öyle midir? Bundan emin olmak için, Kanuni Sultan Süleyman güvendiği adamlarından birkaçını Diyarbakır’a Rüstem Paşa’yı görmeleri için yollar. Haberin gelmesi gecikmez: Rüstem Paşa’nın çamaşırlarında bit bulunmuştur! Rüstem Paşa için vezirlik yolu açılmıştır artık; çünkü cüzamlı birisine bit gitmez!

Bu olay üzerine, Rüstem Paşa’nın siyasi düşmanları tarafından bir beyit yazdırılır;

“Olacak ki bir kişinin bahtı kâvi tâlihi yâr,
Kehlesi dahi ânın mahallinde işe yarar!”
(Kısaca: Şansın varsa, bit’ten bile fayda görürsün!)

mihrimah
Fotoğrafın büyük hali için tıklayınız

Mimar Sinan aşkını inşa ediyor

Hürrem Sultan’ın da desteği ile Rüstem Paşa, Süleyman ve Hüsrev Paşaları ekarte ederek 1544 yılında Sadrazam olur. Sadrazam, tüm vaktini ve enerjisini devlet işlerine verdiği, karısıyla gereği gibi ilgilenemediği için, kudretli hükümdarın kızı da kendini hayır işlerine verir.Özellikle, adına yaptırılan iki büyük caminin yapımıyla geçirir vaktini: Üsküdar’daki, etek giymiş bir hanım görünümündeki Mihrimah Sultan Camii (İskele Camii) ve gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı Edirnekapı Camii. Bu arada Mihrimah Sultan’ın statüsü iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen, yalnızlığını simgelemesi anlamında Edirnekapı Camii’ni tek minareli yaptırmıştır. En büyük şansı da Mimar Sinan’ın mimarbaşı olmasıdır. Mimar Sinan, Mihrimah Sultan için en uygun yerlere en uygun camiyi, dünya üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir sihirli simetriyle yapıvermektedir.

BÜYÜLEYİCİ SİMETRİ

Mihr ü mâh, Farsça’da güneş ve ay anlamına gelmektedir. İşte işin büyüleyici kısmı burada başlıyor. Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii ile Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer tespit edin. Günbatımında göreceğiniz muhteşem manzara şudur: Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken, Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır! Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a olan aşkını resmedişi bu şekilde olmuştur.  İşte aşk!

Ve Mimar Sinan’ın yaptığı bu aşk fotoğrafının görülebildiği tek gün ise Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart’tır…

Azize Euphemia

Azize EuphemiaAzize Euphemia, 4. yüzyılın ilk yıllarında yaşamış bir hristiyan kadınıdır. Euphemia o dönemki adıyla Khalkedonya‘da yaşamaktaydı.Yani şimdiki ismiyle Kadıköy’de… O dönemde Hristiyanlık henüz Doğu Roma’da yayılmamıştı.

O dönemde pagan inancına sahip olan Romalılar, bir festival düzenlerler ve bu törene Euphemia’nın katılmasını isterler. Bu tören, tanrı Ares adına, şimdiki Kadıköy’de, Yeldeğirmeni dolaylarındaki bir tapınakta yapılmıştır.

Azize Euphemia’nın Cezalandırılması

Hristiyanlığa inandığı için törene katılmayan Euphemia, dinine sadık kalmasının bedelini çok acı bir şekilde ödemiştir. Euphemia, ateşe atılıp çıkarılmış, şişlerin ucu ateşe verilip vücuduna batırılmış. Euphemia tüm bunlara dayanabilmiştir. Bu işkencelerin Euphemia’yı yıldıramadığını anlayan Romalılar onu yuvarlak ahşap bir çıkrığa, ellerinden ve ayaklarından bağlamışlardır. Tekerleği yavaş yavaş döndürerek büyük bir acı içerisinde kemiklerini kırarak Euphemia’yı öldürmüşlerdir.

Günümüzde, Sultanahmet’teki Adliye Sarayının arka kısmında, adliye çalışanlarına ait bir otopark bulunmaktadır. Burada, önü tel örgüyle kapatılmış bir yapı vardır. Üç camsız penceresi ve bir kapısı bulunan bu yapının tellerle kapatılmış pencerelerinden içeriye baktığınızda, karşıdaki duvarda karelere bölünmüş panolar halinde fresko resimler vardır. İşte o resimlerde, Euphemia’nın tekerleğe bağlanmış halde, işkenceler içinde acı çekerek öldürülüşü betimlenmiştir.

Euphemia daha sonra Hristiyan dünyasının bir efsanesi olmuştur ve Bizans bu efsaneyi kullanarak hrıstiyanlığın yayılmasına büyük katkı sağlamıştır.